Kafkas Dağlarında Bulunan Uzaylı Kafataslarının Gizemi
Rusya dağlarında bulunan garip gizemli evrak çantası ve iki adet kafatası. “Komsomolskaya Pravda” ( 13 Mart 1925 tarihinde kurulan günlük Sovyet ve Rus gazetesi.) ve “Rossiyskaya Gazeta” gazetelerinin gazetecilerine göre üzerinde “Ahnenerbe” logosu olan bu evrak çantası çok yakın bir zamanda Adıge dağlarında bulunmuştur.
Dünya Dışı Varlıkların Fiziksel Kanıtları
Mevlana Türbesinin Sırları
Mevlâna Dergâhı’nın yeri, Selçuklu Sarayı’nın Gül Bahçesi iken bahçe, Sultan Alâeddin Keykubad tarafından Mevlâna’nın babası Sultânü’l-Ulemâ Bâhaeddin Veled’e hediye edildi.
Bâhaeddin Veled 12 Ocak 1231 tarihinde vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedildi. “Kubbe-i Hadra” diye adlandırılan Yeşil Kubbe çinilerle kaplı dilimli gövdeli ve külahlı dört kalın sütun) üzerine Karamanoğlu Ali Bey ) tarafından 130 bin Selçukî dirhemine Mimar Tebrizli Bedrettin’e yaptırıldı. Matbâh veya Matbâh-ı Şerîf bölümü, Meydân-ı Şerifin güney-doğu köşesinde, avlunun ise güney-batı köşesinde yer alır. Mevlevîliğin en değerli bölümüdür. Elbetteki Matbâhtaki asıl işlev yemek pişirmek ve yemek yemek ise de, Can tabir edilen Mevlevi adaylarının 1001 günlük çile süresi içerisinde, en çok eğitim gördükleri yerin burası olması nedeniyle “Mevleviler Matbâha, insanın pişirildiği yer” derler. Burada gürültü edilmez, yüksek sesle konuşulmaz, gülünmezdi. Hatta Matbâha gösterilen saygının bir ifadesi olarak, Matbâh ın kapısının önünden geçilirken dahi, Selama durulurdu. Türbede inşaat faaliyetler uzunca süre bitmedi. 19. yüzyılın sonuna kadar eklemeler yapılmaya devam etmiştir. Mevlevî Dergâhı ve Türbe 1926 yılında “Konya Âsâr-ı Âtîka Müzesi” adı altında müze olarak hizmete başladı. 1954 yılında ise müzenin teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirildi ve müzenin adı “Mevlâna Müzesi” olarak değiştirildi. Mevlâna Müzesi’nin matbah bölümünde 1990 yılında onarım yapıldı. Ana bina onarımı ise ilk kez 2016 yılında yapılmaya başlandı. Mevlana hayattayken Mevlevilerin musiki ile ilgilendikleri bilinmektedir. Müze içinde yer alan bir bölümde Mevlevilerin o zamanlar musiki yapmak için kullandıkları müzik aletleri sergileniyor. Bu aletler içinde bulunan keman ise özellikle dikkat çekiyor. Dünyadaki tek 8 telli keman olma özelliğine sahip bu enstrumanın Türk Musikisinde bulunan bütün makamların rahatlıkla çalınabildiği nadir kemanlardan olduğu belirtiliyor. Galileo’nun “Dünya Yuvarlaktır” diye ortaya attığı tezi nedeni ile Engizisyon mahkemesinde yargılanıp işkence gördüğü ve asıldığı o yıllarda dergâhta eğitim gören Mevlevilere dünyanın yuvarlak olduğu gerçeği hazırlanan küçük dünya küresi ile uygulamalı olarak anlatılıyordu. Pablo Picasso’nun fikir babalığını yaptığı iddia edilen soyut resim örneklerinden Picasso’dan yüzyıllar önce Mevlana dergahındaki seccadelerde görülüyor olması ise sanat tarihçileri arasında ateşli tartışmalara yol açmıştır.
Mevlana, 17 Aralık 1273 yılında vefat edince türbesi Dergâhın içine yaptırıldı ancak Mevlâna’nın asıl mezarı sandukasının aşağısında bulunan gizli odada yer alıyor. Yaptırıldığı yıldan beri Mevleviler dahil kimsenin girmediği bu mezara anlatılanlara göre sadece bir kişi girebildi. Yıllar içerisinde çevresindeki mescit, semahane, meydanı şerif, matbah, derviş hücreleri, şadırvan, şeb-i aruz havuzu ve çelebi dairesiyle külliye haline getirilen türbe 1926 yılından bu yana müze olarak faaliyet gösteriyor. Ancak türbe içerisinde ki bu bölüm sırrını korumaya halen devam ediyor. Anlatıldığına göre her şey 1273’te Konya’da kaldırılan bir cenazeden sonra başladı. Mevlana Celaleddin-i Rumi, 17 Aralık 1273 günü vefat ediyor. Cenazesine yüz binlerce insan katılmış. Naaşı, İplikçi Camii’nden 500 metre ilerdeki bugün yatmakta olduğu türbeye 8 saatte getirilebilmiş. Müslümanlar, Mevlana’nın naaşını defnedebilmek için gayrimüslimlerin cenaze cemaatinden çıkmasını istemiş. Ancak onlar, ‘Bize İsa’yı da Musa’yı da Mevlana öğretti’ diyerek bunu reddetmişler. Eski Türklerde mezarların altına Farsça ‘zir-i zemin’ yani ‘zeminin altı’ denilen bir mezar odası yapılırmış. Mevlana’nın naaşı da böyle 4 metrelik bir mezar odasına konmuş. Ancak o tarihten bu yana mezar odasına kimse inmemiş. Bir kişi hariç… Sultan IV. Murat, Mevlana’nın türbesini ziyarete geldiğinde, mezar odasının içinde ne olduğunu çok merak etmiş ve bu odaya girmek istemiş. Ancak dönemin Mevlevi büyükleri, buna kesinlikle karşı çıkmış ve girmesini engellemişler. Bunun üzerine Sultan, elindeki tespihi, ağzı açık odanın içine atmış veya düşürmüş. Bu tespihi almak üzere 7 yaşında bir kız çocuğu mezar odasına indirilmiş. Bilinen tek şey, odanın iki tarafından aşağı doğru merdivenlerin indiğiymiş. Kız çocuğu mezara inip çıktıktan sonra dili tutulmuş. İşte bu olaydan sonra ‘mezar odasının sırrı’ iyice merak edilmeye başlanmış. Acaba kız çocuğu orada ne görmüştü de dili tutulmuştu? Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu.
Ancak bir başka iddia daha var ki, o da ‘mezar odasının sırrını’ daha da koyulaştırıyordu. Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmış. Fatih Sultan Mehmet dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmıştı. Mevlana’nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu. Kız çocuğu orada yatan Mevlana’yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi. Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640 yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor. O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kurşun hiçbir zaman kaldırılmadı. Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizliğe gömüldü. Ancak odanın hikayesi burada bitmiyor. Aradan 300 yıl geçtikten sonra, Mısır’daki piramit sırlarına benzeyen bir dizi olay daha yaşanacaktı. Bu olayın iki tanığı vardı. Biri olayı yaşayan Yusuf Akyurt, öteki de onun yaşadığını Murat Bardakçı’ya anlatan Abdülbaki Gölpınarlı Hoca. 1930’lu yılların güzel bir gününde, Mevlana Müzesi’nin Müdürü Yusuf Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki mezar odası gelir. İçinden ‘Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem’ diye geçirir. Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır. Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer. Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak çalışmayı kabul etmiştir. Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf Akyurt’un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:
‘Sakın oraya inmeyi düşünmeyin…’
Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere kurşunla kaplı kapağın önüne gelir. Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri girer:
‘Müdür bey, yetiş evin yanıyor…’
Yusuf Akyurt gelinceye kadar evi kül olmuştur. İşte tam o sırada eline bir telgraf tutuşturulur. Müze müdürü başka bir yere tayin edilmiştir. Müdürün başına gelenler bununla da bitmez. Kkk Konya Ankara yolunda seyahat etmekteyken içinde bulundukları kamyonun yolda bir kavise girmesi ve kapının aniden açılmasıyla müze müdürünün oğlu araçtan fırlar ve oracıkta hayatını kaybeder. Kimine göre, mezar odasının sırrı, Yusuf Akyurt’u hala takip etmektedir. Yusuf Akyurt oğlunun cenazesini alıp Konya’ya döner. Cenaze töreninden sonra doğruca Mevlana Müzesi’ne gider ve sandukanın başında ellerini açıp haykırmaya başlar:
‘Yetmedi mi? Affet artık…’
Aradan 5 yıl geçtikten sonra Yusuf akyurtun yeğeni olan Mustafa Akyurt memuriyeti sebebi ile konyaya tayin olur. Bir gece rüyasında mevlana’yı görür ve ona türbeyi ziyarete gelmesini matbahanenin bahçeye bakan camının dibini kazmasını burada bulacağı şeyi ise amcası Yusufa hediye ettiğini, bahçeyi kazarken çekinmemesini söyler. Mustafa Akyurt bu rüyadan 2 gün kadar sonra çekine sıkıla türbeyi ziyarete gider mevlanın dediği yere varınca Mevlevi dedelerinin orada toplaşmış olduğunu görür ve kararından vaz geçmeyi düşünürken onu gören Mevlevi dedeleri ona küçük bir kürek uzatarak kenara çekilirler bu durumdan çok etkilenen Mustafa Akyurt sessizce rüyasında gördüğü yeri kazarak üzerinde mevlananın mührü bulunan bir yüzük bulur. Yüzük bir çok antikacıya inceletilir ve mevlanaya ait olduğu anlaşılır. Günümüzde halen sürmekte olan bu olayla ilgili geriye;
Küçük kızın dili niye tutulmuştu? Yaşlı odacı, müdürün içinden geçirdiği düşünceyi nasıl anlamıştı? Tam mezar odasına girmeye niyetlendiğinde nasıl olmuştu da müdürün evi yanmıştı? Rüyada görülen bir tarifle nasıl olmuştuda değerli bir antika yüzük bulunmuştu? Mustafa Akyurtun Bahçeyi kazacağını Mevlevi dedeleri nasıl bilebiliyordu? Gibi cevap bulunamayan bir çok soru kalmıştır bilinen tek şey Mevlana’nın Mezar odasının 738 yıldır sırrını hala koruyor olmasıdır.
Kaynak: Kült TV: https://www.youtube.com/channel/UCAG5HALf4Y2G24ytrlgPocQ
Mısır Piramitleri’nin Sırları
Medeniyetlerin ilkelden gelişmeye doğru gittikleri iddiası tarihe uygulanan bir safsatadır. Tarihi belge, bulgu ve deliller ön yargılar terk edilerek incelendiğin de karşımıza ileri teknolojiler kullanan medeniyetler çıkmaktadır. Antik Mısır, Sümerler, Mayalar ve Babilliler’den kalan izler elektrik, elektrokimya, eloktro manyetik, astroloji meturoloji, hidrojeoloji, tıp, fizik, kimya gibi bilim dallarının gelişmiş ölçüde kullanıldığına işaret eder.
Örneğin eski mısırda elektrik verimli şekilde üretilebiliyor ve verimli çapta kullanılıyordu. Bağdat pili ve ilk ark lambaları o dönemde kullanılmıştır. Peki eski mısırda elektriğin üretimi bununla sınırlımıydı? Mısır tarihi iyice incelendiğinde aydınlatmadaki mükemmellik hemen göze çarpar. İçerisinde binlerce saat uğraşılarak çizimler yapılan yazılar yazılan piramitlerde ve kral mezarlarında hiçbir is kalıntısına rastlanmamıştır. Sebebi ise bu bölgelerin ark lambaları yardımı ile elektrik kullanılarak aydınlatılmış olmasıdır. Rölyeflerde gördüğünüz gibi mısırlılar yanan ve elde taşınan bir ışık kaynağı kullanmışlardır. Bu lambalar Nikola Tesla’nın da kullandığı gibi alternatif akım ile çalışmaktaydı. İskenderiye fenerinde kullanılan devasa ark lambası da antik Mısır da kullanılan elektriğin bir başka açık delilidir. 24 saat aydınlık olan İskenderiye fenerine gereken enerji ancak düzeli elektrik kaynağı ile sağlanabilirdi. Peki bu elektriği nasıl elde ediyorlardı? Büyük piramitin dışı bir jiletin bile arasından geçemeyeceği kadar sıkı şekilde beyaz kireç taşıyla kaplanmıştır. Beyaz kireç taşı magnezyum içermez ve yüksek derecede yalıtkan özelliğe sahiptir. Bu özelliğe dolayısıyla piramitin içerisindeki elektrik kontrolsüz şekilde dışarıya yayılmaz Piramidin içerisinde kullanılan taş bloklar ise elektriği maksimum iletme özelliğine sahip kristal ve az miktarda da metal içeren bir başka tür kireç taşından yapılmıştır. Piramitin içerisindeki tüneller ise granit ile kaplanmıştır. Oldukça İletken bir taş olan granit eser miktarda radyoaktif bir maddedir. Ve tünellerin içerisindeki havanın iyonize olmasını sağlar. Yalıtkan bir elektrik kablosunu incelediğimizde iletken ve yalıtkan maddelerin piramitlerde olduğu gibi aynı sırayla kullanıldığını görürüz. Piramitin iletken ve yalıtkan yapısı muhteşem bir mühendislik örneğidir. Ancak elektriğin üretimi için bir enerji kaynağına ihtiyaç vardır. Piramitlerin üzerinde bulunduğu gize vadisi yer altı su kanallarıyla kaplıdır. Bu durum bölgenin 2015 yılında çekilen yer altı röntgeniyle de açık şekilde ortaya koyulmuştur. Piramitler arası su ile dolu olan bir kireç taşı kayacının üzerinde yükselir. Yer altı sularını yüzeye taşırken elektriği de yukarılara ileten bu kayaç katmanlarına akifer denir. Akiferler den geçen Nil nehrinin yüksek devirli suyu elektirik akımı üretir. Buna füzyo elektrik ismi verilir. Piramitin yer altı odaları bu füzyo elektrik yüklü kayacın içerisine yapılmış granit iletkenlerdir. Bu elektrik akımı piramidin granit ile kaplı yer altı odalarından üst bölümlerine doğru iletilir. Piramitin zemininde doğal olarak bulunan elektromanyetik alan bu yolla konsantre şekilde piramitin üst katmanlarına doğru iletilir. Piramitin en tepesinde yüksek iletkenliği ile bilinen altın bir bölüm bulunur. Bu bölüm günümüzde yerinde bulunmamaktadır.
Bu nedenle piramitin tepesi kusursuz geometrik şeklini kaybetmiştir. Bu altın bölüm negatif iyonların iyonosfere iletilmesinde etkili bir rol oynar. İşte bu şekilde bir elektrik akımı oluşturulmuş olur. Peki bir akifer yardımı ile elektromanyetik alanı yer yüzüne iletmek ne işe yarar? Mısırda 5000 yıl önce kullanılan bu teknolojiyi iyice inceleyen elektriğin mucidi olarak bilinen Nicola Tesla 1900 lerin başında kendi inşa ettiği meşhur Worden Clif kulesinde uygulamıştır. Alternatif akım, radyo, radar, lazer gibi önemli teknolojilerin mucidi olan Tesla 1901 – 1917 yılları arasında, inşasını tamamladığı kuleden ses ve görüntüleri eş zamanlı olarak kıtalar arasına aktarırken dışarıdan hiçbir elektrik kaynağı kullanmamış hatta kablosuz enerji aktarımı teknolojisini uygulamıştır. Tesla kuleyi bir akiferin üzerine inşa ederek akiferin negatif iyonlarını kuleye aktarmıştı. Piramitlerle Tesla’nın kulesi aynı mantık üzerine çalışır ve ikisi de kabloya ihtiyaç duymadan elektriği aktarabilen sistemlerdir. Antik Mısır da dokumada kullanılan ipliklerin inceliği, günümüzde makine ile dokunan ipek kumaşlar ayarındadır. Mısırlıların dokuma tesislerinde de elektrik enerjisi kullanılmıştır. Antik Mısır’dan kalma bir çok altın eşyanın aslında çok ince altın kaplama olduğu bilinmektedir. Ancak bu denli mükemmel kaplamalar yapabilmek için mutlak suretle elektriğe ihtiyaç vardır. Büyük piramitin etrafında yapılan elektromanyetik ölçümlerin toplamı dünyanın her han gibi bir yerinde yıldırımlarla dolu bir fırtına da yapılan ölçümle aşşa yukarı aynıdır. Piramidin çevresinde yüksek elektromanyetik alan bulunmaktadır. Bunu basit bir deneyle de anlamak mümkündür. Piramitin tepesinde ıslak bezle sarılmış bir şişeyle durduğunuzda. Yüksek bir voltaj bobininin üzerinde durmuşsunuz gibi şişeden kıvılcımlar çıkar. Bugüne kadar piramitlerin firavun mezarları olduğuna dair pek çok söylenti vardır. Ancak büyük piramitin koridorlarında hiçbir süsleme veya yazı bulunmamaktadır. Bu yapı bir anıttan daha çok işlevsel bir binayı andırır. Arkeologlar piramitin kral odası olarak adlandırdıkları merkez odasında boş bir taş sandık buldular. Bu taş sandığın içerisinde bir zamanlar firavunun tabutunun olduğu ancak çalındığı için boş olduğu iddia edildi. Ancak taş sandığın boyutlarına ve yerleştirildiği özel nokta dikkate alındığında başka bir gerçek ortaya çıkar. Burası piramitin özel iletken yapısında ve geri kalan tüm tasarımında eksik kalan bir maddenin olması gereken bir noktadır. Burada bir süper iletken madde olduğu takdir de piramit tüm Mısır’a yetecek kadar elektrik üretebilir. Antik zamanlarda Mısır da olduğu bilinen boyutları da tam bu taş sandığa sığacak kadar olan bu madde kutsal ahit sandığıdır. Musa peygamber firavun tarafından evlat edinilmiş aklı ve yetenekleri sebebi ile mısırda yönetici olarak yetiştirilmişti.
Antik Mısırda ki yöneticilik aşamalarından bir tanesi de Mısır’ın gizli sırlarının öğretilmesidir. Bir çok kaynakta ahit sandığının dokunanları çarpan bir kapasitör olduğu bildirilmektedir. Musa peygamberin mısırdan çıkarken ahit sandığını da yanına aldığı bilinmektedir. Kaynakları göre firavunun ne pahasına olursa olsun HZ Musa’yı yakalamaya çalışmasının sebeplerinden biriside ahit sandığıdır. Çünkü firavun mısırın sahip olduğu tüm zenginlik ve ihtişamın elektrik enerjisi olmazsa yok olacağının bilincindeydi. Tarihi kayıtlara göre Musa peygamberin Mısır’dan kaçışının ardından medeniyet tamamen çökmüş hatta gize terk edilmiştir. O döneme kadar medeniyetin merkezi olan bu şehir uzun yıllar boş kalmıştır.
Kaynak: Kült TV https://www.youtube.com/channel/UCAG5HALf4Y2G24ytrlgPocQ
Ley Hatları
Uzun süre sadece ezoterizm de dile getirilen bu enerji merkezleri ile son zamanlarda bilimsel çevreler de yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Batı dünyasında ley hatları olarak son yıllarda gündeme gelen konu, kutsal coğrafik merkezlerle ilgili bilinmeyenlere ışık tutmuştur. Batı dünyasının ley hatları adını verdiği akışkan özellikli birtakım enerji kanallarıyla yeryüzünün örülmüş olduğu bugün için artık kesin olarak bilinmektedir.

Dünyada fiziki ve psişik enerjinin yoğun olduğu başlıca bölgeler:
1- Orta Asya. Özellikle de Tibet. Gobi ve Doğu Türkistan üçgeni arasındaki kalan bölge.
2- Mısır.
3- Orta Amerika- (Meksika)
4- Arjantin’in Kuzey bölgesi.
5- Anadolu.
Mitolojilerde geçen kutsal ırmaklar, aslında bu ley hatlarını yani yerküre çakralarının haritasını ifade eder. İşte bu haritayı gayet iyi bilen ve ley enerjisinden psişik ve fiziki faaliyetlerde yararlanabilen eski halklar kıtalarından göç etmek zorunda kaldıklarında, rastgele yerlere göç etmemişler, bu enerjinin yoğun olarak olduğu bölgeleri tercih etmişlerdir. Anadolu’da birçok yer; Urfa, Efes, Bursa’daki Uludağ, yedi tepeli şehir İstanbul’un belirli bölgesi hep bu kutsal coğrafyanın belirli noktalarına denk gelen merkezlerdi. Bunlardan hangisinin halen işlerliğini sürdürdüğü bilinmiyor. Ancak bilinen bir gerçek varsa irili ufaklı birçok merkezin halen dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunmaya devam ettiğidir. Yunanistan’ın Delf kentinde kurulan ünlü Apollon Mabedi’nin bulunduğu bölge “spiritüel coğrafya”da çok önemli bir merkezdi. Pisagor’un inisiyatik öğretisini sürdürdüğü bu mabetten dünyanın hemen her yanına büyük manyetik-psişik enerjiler dağılırdı. Bir zamanlar önemli bir kehanet merkezi olarak da işlev görmüş olan mabedin bugünkü kalıntıları bile muhteşemdir. Ezoterik bilgilere göre, Mısır ve Tibet gibi eski uygarlıklar bu ley enerjilerinin geçtiği hatları biliyorlar ve bu hatların geçtiği yerlerde ve özellikle de bu hatların kesiştikleri noktalarda mabetlerini inşa ediyorlardı. Piri Reis’in haritasındaki güneş ışınlarını andırır çizgilerin de sözünü ettiğimiz bu ley hatlarından bazılarını gösterdiği tahmin edilmektedir. Eski Hint ezoterizmine göre dünyamızda da insan bedenindeki gibi yedi çakra yani enerji giriş ve dağılış noktaları vardır. Bunlar ley hatlarının kesişme noktalarıdır. Bunların yerleri belirlidir. Bazen biri bazen de diğerleri daha etkin bir duruma geçebilir. Burada, tufanlar öncesi uygarlıklar açısından bilmemiz gereken bir diğer nokta da şudur ki; eski devre ait insanlar taşlara tapmıyorlardı. Taşların sihirli gücünden yararlanmaya çalışıyorlardı. Bu bağlamda, ezoterizmde taşların sınıflandırıldığı dört ana grup da bilinmelidir:
1- Atlantisliler’in özel işlemlerden geçirdikten ve biçimlendirdikten sonra enerji santrallerinde kullandıkları nadir kristaller ve çok farklı bir maddesel yapıya sahip olan özel taşlar.
2- Tufan’dan sonra bizim devremize ait uygarlıkların inisiyatik merkezlerinde ki mabetlerde yer alan psişik çalışmalarda kullanılan, kökenleri bilinmeyen ve günümüzde kayıp durumdaki taşlar. Bu taşlardan bazılarının kozmik kökenli, bazılarının ise Atlantis kökenli olduklarını ve bizim devremizin ortalarına doğru bazılarının yeryüzünün belirli yerlerine gizlenmiş oldukları söylenir. Kabe’deki Siyah Taş ve İstanbul’a yerleştirildiği söylenilen ancak nerede olduğu bugün için bilinmeyen gizemli taş bu grupta değerlendirilmektedir.
3- Günümüzde mevcut olan değerli taşlar ve kristaller. Bunlar da doğru kullanıldığı takdirde canlılar üzerinde önemli etkilerde bulunduğu yapılan deneysel çalışmalarla ispatlanmış durumdadır. New Age yaşam kültüründe bu çalışmaların önemli bir yeri vardır.
4- Değersiz taşlar kendiliklerinden özel bir enerjetik yayınları olmayan, ancak ley hatları üzerine dikildiklerinde belirli bir büyüklükte olmak koşuluyla yerkürenin telürik enerjisiyle ilgili bir etkinlik meydana getirebilen taşlardır. Çiftçilik ve diğer yaşam tarzları binlerce yıl boyunca doğa güçleri ve devirleri tarafından yönetilmiştir. Çok uzun bir süre doğanın güçleri ve devirleri hakkında bilgisiz kalan insanlar, bazıları hala ayakta olan devasa anıtlar yaparak korkuyla karışık derin bir saygıyla bu güç ve devirleri tanrısallaştırmışlardır. Ley hatları; farklı araştırmacılar tarafından “dünya enerjisi”, “telürik enerji”, “küresel biyoenerji” gibi isimler verilen yerkürenin manyetik gücünden farklı ve dünyayı, yerküre üzerindeki belirli doğrusal çizgilerle dolaştığı varsayılan, bir enerji türüdür. Yazılı en eski tarihi kayıtlardan biri olarak kabul edilen eski Çin yazıtlarında “kun-mei” olarak isimlendirilmiştir.
Henüz tam olarak niteliği anlaşılamamış olmakla birlikte bu enerjinin canlı ve cansız maddeler üzerinde önemli fiziki ve psikolojik etkiler meydana getirdiği istatiksel verilerden elde edilen gözlemlere dayanılarak fark edilebilmiştir. İnsan zihni üzerindeki etkileri çok yoğun olan bu enerjinin özellikle psişik enerjiyle büyük bir etkileşim içinde olduğu, hatta psişik çalışmalarda bu enerjinin başarıyı artırıcı bir fonksiyon gördüğü ileri sürülmektedir.
Yerküre gizemleri araştırmaları ortaya çıkışını Alfred Watkins’in 1920’lerde yaptığı çalışmalara borçludur. Watkins, İngiltere topraklarını gezerek gizemli taş anıtlarla ilgili incelemeler yapmış ve “ley” teorisini ortaya koymuştur. Watkins’in sözünü ettiği leyler; kilise, mezar ve Stonehenge gibi taş yapıları birbirine bağlayan görünmez birtakım yollar ya da çizgilerdi. 1960’larda ley araştırmaları yeniden gündeme geldi ve diğer gizem araştırma dallarına dahil oldu.
Böylece yerküre gizemleri araştırmaları doğmuş oldu. Özellikle Avrupa’da güç sahibi olan bu araştırma alanında günümüze kadar önemli gelişmeler kaydedilmiştir. İngiltere’de özellikle dev taş çemberlerin ve megalit adı verilen taş yapıların inşa ediliş nedenlerinin bulunabilmesi için yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Bazı deneyler sonucu, özellikle güneşin doğuşu sırasında, muhtemelen bu taş yapıtlardan yayılan birtakım ultrasonik ve radyasyonik etkiler tespit edilmiş ve hatta gelişmiş birtakım cihazlarla bunların ölçülmesine çalışılmıştır. Ayrıca ziyaretçiler tarafından taş anıtların bulunduğu alanlarda bazen elektrik şokuna maruz kalma ve değişik bilinç durumlarına geçme gibi etkilerin yaşandığı bildirilmiştir. İngiltere’de yerküre gizemleri araştırma gruplarının düzenlediği “moot” adı verilen toplantılarda pek çok insan bir araya gelip konuşmalar ve tartışmalar yaparak bu fenomen hakkındaki son bilgileri öğrenmektedir. 1960’larda bu alanda derin araştırmalar sonucu bir dönem, leylerin dünya biyosferindeki enerji çizgileri, yani gezegenin kendisi tarafından oluşturulan enerji yolları olduğu düşünülmüştür. 1980’lerin başlarında, Arkeoloji Enstitüsünde araştırmalar yapan bir inorganik kimyacı olan Dr. Don Robins, birçok şeyin yanı sıra, taşlardan yapılmış dairelerin (örneğin, Oxfordshire bölgesindeki Rollrights taşları) doğal güç alanları ihtiva ettiğini keşfetmiştir. Ayrıca gece ile gündüzün eşit olduğu mart ve ekim aylarında, güneş görünsün veya görünmesin, taşların düzenli biçimde yüksek frekanslı işaretler yaydığı ortaya çıkarıldı. Yıl, gündönümlerine yaklaştığında, işaretler kaybolmaktadır. Dr. Robins ve ekibi tarafından gözlenen bir diğer ilgi çekici fenomen, dairenin dışındaki doğal radyoaktivite seviyesinin, her zaman, dairenin içindekinden yüksek olmasıdır. Ayrıca kozmik radyasyonu dışarıda tuttukları da bulundu; bu da gösteriyor ki, ya taşların daire şeklinde oluşumundan dolayı ya da daire içinden geçerek yeryüzünden yayılan doğal enerji sonucu, bir çeşit koruyucu kılıf oluşmuştur. Dolayısıyla, bu göstergeler; jeolojik fay çizgileri, bu dairelerin mevkileri ve elektromanyetik radyasyon arasındaki ilişki bakımından önemlidir.
Gözle görülmemekle birlikte, tıpkı çeşitli değneklerle toprak altındaki su kaynaklarının bulunmasında olduğu gibi, varlıklarının çeşitli belirtilerle sezilebileceğine inanılmıştır. Araştırmacılar ley teorisinin, Çinlilerin “feng şui” (ejderha yolları) kavramıyla önemli ölçüde benzeştiğini ortaya koymuşlardır. Bu ikisi ayrıca akupunktur literatüründe adı geçen çakra kavramıyla da büyük benzerlikler göstermekteydi. Vücudun bazı kilit noktalarına uyarıcılar yerleştirip beden enerjisini harekete geçirmek suretiyle rahatsızlıkların giderilip sağlığın geliştirilmesi esasına dayanan akupunktur yönteminde adından söz edilen vücut enerji yollarının, ley çizgilerinin küçültülmüş halini andırması oldukça dikkat çekiciydi. Benzetme yoluyla eski insanların, yaşadıkları toprağın enerji alanına pozitif bir etki yapabilmek için ley çizgilerinin belirli noktalarına megalitler yerleştirmiş oldukları düşünülebilir. Gezegenimizi enlemesine ve boylamasına geçtiğine inanılan akışkan enerji damarları olarak düşünülen (Keltler tarafından “peri hatları” diye adlandırılan) ley hatları, bu bölgeleri birbirine bağlıyor gibi görünmektedir. İlginçtir, bu ley hatlarının, taş dairelerinde birbirlerini kesen fay hatlarının paralelinden geçtikleri anlaşılmıştır. Eğer bu böyleyse, bu bölgelerdeki elektromanyetik enerji ve onun sonucu olan atmosferik fenomenlerin, çevre bölgelerden daha güçlü olma olasılığı vardır.
Kaynak: Kült TV https://www.youtube.com/channel/UCAG5HALf4Y2G24ytrlgPocQ







