Zümrüt Tabletler

Zümrüt Tabletler

Zümrüt Tabletler Tablet 1: Thoth’un Tarihi, Atlantis Araştırmacılar Hermes Trismegistus’un Corpus Hermeticum’un kurgusal kahramanı olduğunu, ancak Arapça Hermetik edebiyatında Tyana’nın Apollonius’un (Hermes) Hermes ile ilişkili olduğunu söylüyorlar. Apollonius, efsanevi Hermes Trismegistus’un aksine tarihsel bir figürdür. Bir doktor, bir sihirbaz ve manevi bir kişiydi. Burada, Robert J. Penella (Leiden 1979) tarafından tercüme edilen Tyana Apollonius’un Mektupları’ndan bir parça : “İnanıyorum ki, tüm insanlar, Tanrı’nın … Devamını oku

3.Dünya Savaşı Ne Zaman Başlayacak?

3.Dünya Savaşı Ne Zaman Başlayacak?

5000 Yıllık yazılı insanlık tarihin de insan oğlunun savaşsız geçirdiği yıl sadece 257 senedir. Buda demek oluyor ki savaşlar çıkartmak, yok etmek insanların genlerinde var. Dünya savaş tarihine hızlıca bir göz attığımızda savaşların başlıca sebeplerinin, Din, toprak ve kaynak olduğu açık şekilde görülmektedir. Tarih sahnesine çıkmış pek çok büyük komutan, harp sanatını icra etmelerine rağmen savaşlar hakkında söyledikleri sözler oldukça ironiktir.

3.Dünya Savaşı Ne Zaman Başlayacak?
Barışta oğullar babalarını, savaşta da babalar oğullarını gömerler. Lidya Kralı Krezüs
Savaşı kazanacak kadar kuvvetli, savaştan kaçacak kadar akıllı olmalıyız. Çünkü savaş intihar etmekten bile daha delicedir. Eski Amerikan Başkanı Lyndon B. Johnson
Savaşta ahlak olmaz. Napolyon Bonaparte
Savaş insanları toplu katliamlara sürükleyen bir cinnet halidir. Gazi M.K. Atatürk
Yurtta Sulh Cihanda Sulh! Gazi M.K. Atatürk
Savaş, hiledir, hileden ibarettir. Hz Muhammed (S.A.V.)

1900’lerin başlarına kadar çıkan savaşlar teknolojik ulaşım zorluklarının da etkisi ile yerel olarak kalmış ve verdiği zararlar göreceli olarak sınırlı olmuştur. 1900’lerin ilk çeyreğin de ise Fransa, İngiltere, Rusya ve İtalya’nın başını çektiği itilaf devletleri ile Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu’nu kapsayan ittifak devletleri arasında Dünyanın o güne kadar görmüş olduğu en yıkıcı çatışma olan 1. Dünya savaşı patlak verdi. 4. Yıl süren savaş 40 milyon kişinin canına mal oldu. Birkaç on yıl sonra 1 ekim 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgaliyle 2. Dünya savaşı patlak verdi. Almanya işgal ettiği her yerde Yahudileri toplayıp öldürüyordu. Bu aynı zamanda dünya tarihinde bir ırka karşı başlatılan en geniş kapsamlı kitle imha hareketiydi. İlk savaştan geçen kısa süreye rağmen teknoloji çok hızlı gelişerek çok daha korkunç savaş silahlarının üretilmesine olanak sağlamıştı. Öte yandan Almanlar’ın yeni ve daha yıkıcı silahlar üretmek için yaptıkları arge çalışmaları günümüz silikon tabanlı teknolojinin temellerini atmış, roket motorları uzaya çıkmamızı sağlamış, kamplarda Mengele gibi doktorların esirler üzerinde yaptıkları deneyler neticesinde pek çok hastalık detaylı olarak tespit edilmiş ve tıp savaştan günümüze kadar adeta bu sayede çağ atlamıştır. 9 Mayıs 1945’de Almanya’nın koşulsuz teslim oluşuyla 2. Dünya savaşı sona ermiştir. Bu savaş 65 Milyon kişinin ölümüne sebep olmuştur. Okullarda bu iki büyük savaşın sebepleri Avrupa’da yükselen milliyetçi akım, silahlanma yarışı ve daha fazla kaynak arayışı olarak öğretilmekte tarihte de böyle yazmaktadır. Tarihi kayıtlarda savaşların başlangıç sebepleri o denli saçmadır ki günümüz tarihçileri dahi bunları açıklamakta imtiza eder. İlk savaş Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi 2. Savaşsa Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesi sebebiyle çıktığı tarihi vesikalara geçmiştir. Oysa gerçekler yazılmasa da gerçek olarak kalmayı sürdürür ve su götürmez delillere dayanır. Özellikle 2. Dünya savaşını incelersek bu şaibeli tarih adı altında yutturulan yalanların gerçek yüzünü kolayca anlarız. M.Ö. 586 senesinde kurulan Siyonizm Yahudileri vaat edilmiş topraklara yerleştirmeyi amaçlar. Tarihi pek çok dinden bile daha eski olan bu tarikan dünya üzerinde ki tüm paranın ve devletlerin kontrolünü ellerine tutmaktadır. Bunun anlamıysa savaşlara onların karar verdiğidir. Vaat edilmiş topraklara Yahudileri yerleştirmek adına harekete geçen siyonizm ilk olarak Osmanlı idaresinde ki Kudüs’ü satın almak istedi. Fakat Sultan Abdülhamid’in “Kanla alınmış topraklar parayla satılmaz.” Diyerek teklifi ret etmiş ve tüm diplomatik kanalları kapatmıştır. Elbete ki Siyonistler vaz geçmemiştir. 1. Dünya savaşı ile Osmanlı’yı lav ettiler. Akabinde İngiliz kuklası olarak kurulan Arap devletlerinden Kudüs ve civarında toprak satın aldılar. Ancak bir sorun vardı. Avrupa’da işleri yolunda olan Yahudiler Kudüs’e yerleşmek istemiyordu.

3.Dünya Savaşı Ne Zaman Başlayacak?
İşte bu sebeple Yahudiler Rothschild ailesi önderliğinde Alman devletini ve önemli silah sanayi kuruluşlarını finanse etmiş hatta hibe krediler vermişlerdir Bunun üzerine Almanya tarihin gördüğü en büyük mekanize orduyu kurarak tüm Avrupa’da bir Yahudi avı başlatmışlardır. Kaçıp kurtulan Yahudilerse tahmin edebileceğiniz gibi bedava ev ve arazi verilen Kudüs’ün yolunu tutmuşlardır. Nihayet savaşın bitiminden 3 sene sonra 14 mayıs 1948’de İsrail resmen kurulmuştur. Yine de vaat edilmiş toprakların tamamına henüz halen sahip olunamamıştır. 2. Dünya savaşının ardından dünya belki de binlerce yılda yaşayacağı teknolojik gelişimi 50 sene içerisinde yaşamış ayrıca dünya nüfusu da hiç olmadığı kadar artmıştır. Hal böyle olunca da artık savaşların şekli ve yapısı değişmiştir. Yeni silahlar çok etkili ve hassas olmasına rağmen artık büyük devletler savaşları istihbarat ve ekonomik güçle sürdürmektedirler. Hedef ülkeye yapılan çeşitli ambargoların ardından sıkışan ekonomiyle bunalan halkın arasına uzman istihbarat elemanları salınarak halklar kutuplaştırılır ve çeşitli gruplar, örgütler adı altında iyice bölünme sağlanarak çatışma ortamı hazırlanır. Her taraf ülke bir grubu siyasi askeri ve ekonomik açıdan destekler ve çatışma başlar. Ancak hami olan büyük devletler asla direkt olarak karşı karşıya gelmezler. Bunun en güzel örneğini günümüz Suriye ve Irak’ında açık şekilde görmekteyiz. Ayrıca İsrail sınırları dışında kalan ancak Vaat edilmiş topraklar olarak görülen ve Türkiye’nin doğusunu da kapsayan bölgede çatışmaların asla durmadığı da büyük bir gerçektir. 3. Dünya savaşı şu ana kadar sıkça eşiğine gelinmiş olmasına rağmen başlamamıştır. Daha evvel komünizm ve kapitalizm adı altında Sovyet Rusya ve Amerika sıkça karşı karşıya gelmiş her defasında savaşın eşiğinden dönülmüştür.

İki ülke arasında durum bugün de pek farklı değildir. Ara ara tansiyon ciddi şekilde artmakta ve iki ülkenin tarihten gelen dirsek teması stabil olmayan bir şekilde sürmektedir. Günümüz de sahne de Çin gibi büyük bir aktör daha vardır. 3. Dünya Savaşının tarafları aşağı yukarı bellidir.

Amerika:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 1.281.900
Toplam Askeri Personel Sayısı: 2.083.100
Savunma Bütçesi: 647.000.000.000$
Uçak Sayısı: 4.792
Helikopteri Sayısı: 973
Tank Sayısı: 5.884
Zırhlı Savaş Aracı: 38.822
Uçak Gemisi Sayısı: 20
Denizaltı Sayısı: 66
Diğer Savaş Gemileri: 1.139

Fransa:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 210.000
Toplam Askeri Personel Sayısı: 814.000
Savunma Bütçesi: 35.750.000.000$
Uçak Sayısı: 941
Helikopteri Sayısı: 714
Tank Sayısı: 740
Zırhlı Savaş Aracı: 6.982
Uçak Gemisi Sayısı: 4
Denizaltı Sayısı: 11
Diğer Savaş Gemileri: 424

Almanya:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 185.000
Toplam Askeri Personel Sayısı: 612.000
Savunma Bütçesi: 36.700.000.000$
Uçak Sayısı: 506
Helikopteri Sayısı: 432
Tank Sayısı: 722
Zırhlı Savaş Aracı: 6.012
Uçak Gemisi Sayısı: 0
Denizaltı Sayısı: 7
Diğer Savaş Gemileri: 241

İngiltere:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 624.000
Toplam Askeri Personel Sayısı: 1.511.000
Savunma Bütçesi: 112.300.000.000$
Uçak Sayısı: 1.741
Helikopteri Sayısı: 962
Tank Sayısı: 1.133
Zırhlı Savaş Aracı: 5.139
Uçak Gemisi Sayısı: 2
Denizaltı Sayısı: 10
Diğer Savaş Gemileri: 614

Rusya:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 1.013.628
Toplam Askeri Personel Sayısı: 3.586.128
Savunma Bütçesi: 147.000.000.000$
Uçak Sayısı: 2.234
Helikopteri Sayısı: 511
Tank Sayısı: 2.300
Zırhlı Savaş Aracı: 27.400
Uçak Gemisi Sayısı: 1
Denizaltı Sayısı: 62
Diğer Savaş Gemileri: 741

Çin:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 1.963.711
Toplam Askeri Personel Sayısı: 6.341.547
Savunma Bütçesi: 391.000.000.000$
Uçak Sayısı: 2.487
Helikopteri Sayısı: 1.103
Tank Sayısı: 5.961
Zırhlı Savaş Aracı: 33.500
Uçak Gemisi Sayısı: 7
Denizaltı Sayısı: 54
Diğer Savaş Gemileri: 1.319

İran:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 534.000
Toplam Askeri Personel Sayısı: 984.000
Savunma Bütçesi: 18.000.000.000$
Uçak Sayısı: 477
Helikopteri Sayısı: 318
Tank Sayısı: 1.616
Zırhlı Savaş Aracı: 3.975
Uçak Gemisi Sayısı: –
Denizaltı Sayısı: 8
Diğer Savaş Gemileri: 390

Kuzey Kore:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 1.100.000
Toplam Askeri Personel Sayısı: 6.104.000
Savunma Bütçesi: 9.000.000.000$
Uçak Sayısı: 910
Helikopteri Sayısı: 260
Tank Sayısı: 4.200
Zırhlı Savaş Aracı: 6.774
Uçak Gemisi Sayısı: –
Denizaltı Sayısı: 70
Diğer Savaş Gemileri: 714

İttifakların toplam güçleri ise şu şekilde olacaktır;
Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere ittifakının

Aktif Askeri Personel Sayısı: 2.300.900
Toplam Askeri Personel Sayısı: 5.020.100
Savunma Bütçesi: 1.461.360.000.000$
Uçak Sayısı: 7.980
Helikopteri Sayısı: 3.081
Tank Sayısı: 8.479
Zırhlı Savaş Aracı: 56.955
Uçak Gemisi Sayısı: 26
Denizaltı Sayısı: 94
Diğer Savaş Gemileri: 2418

Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore ittifakının;

Aktif Askeri Personel Sayısı: 4.611.339
Toplam Askeri Personel Sayısı: 17.015.675
Savunma Bütçesi: 565.000.000.000$
Uçak Sayısı: 6.108
Helikopteri Sayısı: 2.192
Tank Sayısı: 14.077
Zırhlı Savaş Aracı: 71.649
Uçak Gemisi Sayısı: 8
Denizaltı Sayısı: 194
Diğer Savaş Gemileri: 3.164

Bir de ülkemizin durumuna göz atalım;

Aktif Askeri Personel Sayısı: 612.900
Toplam Askeri Personel Sayısı: 1.112.341
Savunma Bütçesi: 48.000.000.000$
Uçak Sayısı: 1.512
Helikopteri Sayısı: 570
Tank Sayısı: 4.460
Zırhlı Savaş Aracı: 7.133
Uçak Gemisi Sayısı: –
Denizaltı Sayısı: 12
Diğer Savaş Gemileri: 647

3.Dünya Savaşı Ne Zaman Başlayacak?
Türkiye böyle bir savaşta elinden geldiğince tarafsızlığını koruyacaktır. Ancak her iki ittifakta Türkiye’yi kendi tarafında savaşa sokmak isteyecektir. Nitekim hem coğrafi konumu hem de askeri gücü hasebiyle savaşın sonuçlarında büyük etkisi olacak bir ülkedir. CIA Türkiye ofisinin hazırladığı rapora göre olası bir savaş durumunda Türkiye seferberlik ilanı ile 24 milyon kişilik bir ordu kurup donatacak kapasiteye sahiptir. Ayrıca raporda dikkat çeken bir başka hususta Türkiye’nin tarihi, milli, dini bağlarının bulunduğu Endonezya, Pakistan, Türkmenistan, Azerbaycan gibi pek çok ülkeden ciddi şekilde askeri ve maddi destek göreceğine yer verilmiştir. Rakamlara bakıldığında böylesine bir savaşın etkileri daha önce görülmemiş kadar büyük olacağı aşikardır. Komple teorileri bilimsel dayanakları olduğu sürece saygındır. 3. Dünya savaşı hakkında yapılmış çoğu teoride delinin birini nükleer füze atar savaşı başlatır gibi şeyler duymak mümkündür ancak bunlar son derece asparagastır. Peki şimdiye değin 3. Dünya savaşı neden çıkmamıştır? Bu sorunun 3 cevabı var. 1. Sebebi ekonomiktir. Amerika dahil ülkelerin tamamı borç batağında cari açıkla mücadele etmektedir. Savaş sadece silahlarla değil onun arkasında üreten fabrikalar ve devamlı gelen bir mali kaynakla yapılmaktadır. Nitekim Amerika’nın kullandığı bazı uçakların fiyatı 3 milyar dolara kadar çıkmakta atılan bir tane akıllı bomba ise 2 – 3 milyon dolar civarındadır. Günümüzde Çin devasa nüfusunu doyurmak için ihtiyacı olan paranın büyük kısmını ihracattan elde etmektedir. İhracatınınsa %42 sini Amerika’ya %33 nüyse Nato ülkelerine yapmaktadır. Dolayısıyla ülkelerin böyle bir savaşı 3 aydan fazla finanse edebilmeleri mümkün görünmemektedir. 2. Sebebi ise gelişen silah teknolojisidir. Şaşırdığınızın farkındayım. 2. Dünya savaşına dönecek olursak ülkeler sadece hammaddeyi dışarıdan ihraç edip günümüze göre daha analog olan silah sistemlerini tek başlarını bir şekilde üretip savaş sahnesine sürebiliyorlardı. Günümüzde ise yerli olgusu bu karmaşık teknolojik gelişmeler karşısında yok olmuştur. Hele konu silah sistemleri olunca olay daha da karmaşık bir hale gelmektedir. Amerika dahil hiçbir ülke %100 yerli üretim yapamamaktadır. Alt yüklenici diye tabir edilen firmalar çoğu ürünü yurt dışında fason olarak yaptırmaktadır. Örneğin Amerikan Hava Kuvvetlerinin bel kemiğini oluşturan F-22 Raptor Avcı uçaklarının kontrol ve pilot yongası gibi kritik öneme sahip parçaları Çin’de fason üretilip Amerikan menşei vurulmakta. İniş takımları Hindistan’da Fason üretilip Amerikan menşi vurulduktan sonra uçaklara monte edilmektedir. Aynı şekilde Çinlilerin Medarı iftiharı Chengdu J-10 avcı uçaklarının lazer ve güdüm sistemleri Amerika’da fason ürettirilip Çin menşei ile kullanılmaktadır. Rusların Efsanevi Mig ve Su tipi saldırı uçaklarının da pek çok parçası Avrupa’dan temin edilmektedir. Şu durumda bu ülkeler birbirleri ile savaşmaya başladıklarında bu kritik parçalar -ki pek çoğunu üretmek için milyarlarca dolar kaynak ve yıllarca süren ar-ge çalışmaları gerekmektedir. Temini mümkün olamayacağından teknik teçhizatlar kısa sürede devre dışı kalacaktır. 3. Ve en önemli sebepse böyle bir savaşın siyonizmin işine gelmemesidir. Siyonistler istemedikçe hiçbir ülke dünyada tek bir kurşun dahi atamazlar. Dünyanın genel konjonktürüne baktığımızda önümüzde ki 20 sene için böyle bir savaşın söz konusu olması mümkün görülmemektedir.

Mevlana Türbesinin Sırları

Mevlana Türbesinin Sırları

Mevlâna Dergâhı’nın yeri, Selçuklu Sarayı’nın Gül Bahçesi iken bahçe, Sultan Alâeddin Keykubad tarafından Mevlâna’nın babası Sultânü’l-Ulemâ Bâhaeddin Veled’e hediye edildi.

Mevlana Türbesinin Sırları

Bâhaeddin Veled 12 Ocak 1231 tarihinde vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedildi. “Kubbe-i Hadra” diye adlandırılan Yeşil Kubbe çinilerle kaplı dilimli gövdeli ve külahlı dört kalın sütun) üzerine Karamanoğlu Ali Bey ) tarafından 130 bin Selçukî dirhemine Mimar Tebrizli Bedrettin’e yaptırıldı. Matbâh veya Matbâh-ı Şerîf bölümü, Meydân-ı Şerifin güney-doğu köşesinde, avlunun ise güney-batı köşesinde yer alır. Mevlevîliğin en değerli bölümüdür. Elbetteki Matbâhtaki asıl işlev yemek pişirmek ve yemek yemek ise de, Can tabir edilen Mevlevi adaylarının 1001 günlük çile süresi içerisinde, en çok eğitim gördükleri yerin burası olması nedeniyle “Mevleviler Matbâha, insanın pişirildiği yer” derler. Burada gürültü edilmez, yüksek sesle konuşulmaz, gülünmezdi. Hatta Matbâha gösterilen saygının bir ifadesi olarak, Matbâh ın kapısının önünden geçilirken dahi, Selama durulurdu. Türbede inşaat faaliyetler uzunca süre bitmedi. 19. yüzyılın sonuna kadar eklemeler yapılmaya devam etmiştir. Mevlevî Dergâhı ve Türbe 1926 yılında “Konya Âsâr-ı Âtîka Müzesi” adı altında müze olarak hizmete başladı. 1954 yılında ise müzenin teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirildi ve müzenin adı “Mevlâna Müzesi” olarak değiştirildi. Mevlâna Müzesi’nin matbah bölümünde 1990 yılında onarım yapıldı. Ana bina onarımı ise ilk kez 2016 yılında yapılmaya başlandı. Mevlana hayattayken Mevlevilerin musiki ile ilgilendikleri bilinmektedir. Müze içinde yer alan bir bölümde Mevlevilerin o zamanlar musiki yapmak için kullandıkları müzik aletleri sergileniyor. Bu aletler içinde bulunan keman ise özellikle dikkat çekiyor. Dünyadaki tek 8 telli keman olma özelliğine sahip bu enstrumanın Türk Musikisinde bulunan bütün makamların rahatlıkla çalınabildiği nadir kemanlardan olduğu belirtiliyor. Galileo’nun “Dünya Yuvarlaktır” diye ortaya attığı tezi nedeni ile Engizisyon mahkemesinde yargılanıp işkence gördüğü ve asıldığı o yıllarda dergâhta eğitim gören Mevlevilere dünyanın yuvarlak olduğu gerçeği hazırlanan küçük dünya küresi ile uygulamalı olarak anlatılıyordu. Pablo Picasso’nun fikir babalığını yaptığı iddia edilen soyut resim örneklerinden Picasso’dan yüzyıllar önce Mevlana dergahındaki seccadelerde görülüyor olması ise sanat tarihçileri arasında ateşli tartışmalara yol açmıştır.

Mevlana Türbesinin Sırları

Mevlana, 17 Aralık 1273 yılında vefat edince türbesi Dergâhın içine yaptırıldı ancak Mevlâna’nın asıl mezarı sandukasının aşağısında bulunan gizli odada yer alıyor. Yaptırıldığı yıldan beri Mevleviler dahil kimsenin girmediği bu mezara anlatılanlara göre sadece bir kişi girebildi. Yıllar içerisinde çevresindeki mescit, semahane, meydanı şerif, matbah, derviş hücreleri, şadırvan, şeb-i aruz havuzu ve çelebi dairesiyle külliye haline getirilen türbe 1926 yılından bu yana müze olarak faaliyet gösteriyor. Ancak türbe içerisinde ki bu bölüm sırrını korumaya halen devam ediyor. Anlatıldığına göre her şey 1273’te Konya’da kaldırılan bir cenazeden sonra başladı. Mevlana Celaleddin-i Rumi, 17 Aralık 1273 günü vefat ediyor. Cenazesine yüz binlerce insan katılmış. Naaşı, İplikçi Camii’nden 500 metre ilerdeki bugün yatmakta olduğu türbeye 8 saatte getirilebilmiş. Müslümanlar, Mevlana’nın naaşını defnedebilmek için gayrimüslimlerin cenaze cemaatinden çıkmasını istemiş. Ancak onlar, ‘Bize İsa’yı da Musa’yı da Mevlana öğretti’ diyerek bunu reddetmişler. Eski Türklerde mezarların altına Farsça ‘zir-i zemin’ yani ‘zeminin altı’ denilen bir mezar odası yapılırmış. Mevlana’nın naaşı da böyle 4 metrelik bir mezar odasına konmuş. Ancak o tarihten bu yana mezar odasına kimse inmemiş. Bir kişi hariç… Sultan IV. Murat, Mevlana’nın türbesini ziyarete geldiğinde, mezar odasının içinde ne olduğunu çok merak etmiş ve bu odaya girmek istemiş. Ancak dönemin Mevlevi büyükleri, buna kesinlikle karşı çıkmış ve girmesini engellemişler. Bunun üzerine Sultan, elindeki tespihi, ağzı açık odanın içine atmış veya düşürmüş. Bu tespihi almak üzere 7 yaşında bir kız çocuğu mezar odasına indirilmiş. Bilinen tek şey, odanın iki tarafından aşağı doğru merdivenlerin indiğiymiş. Kız çocuğu mezara inip çıktıktan sonra dili tutulmuş. İşte bu olaydan sonra ‘mezar odasının sırrı’ iyice merak edilmeye başlanmış. Acaba kız çocuğu orada ne görmüştü de dili tutulmuştu? Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu.

Mevlana Türbesinin Sırları

Ancak bir başka iddia daha var ki, o da ‘mezar odasının sırrını’ daha da koyulaştırıyordu. Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmış. Fatih Sultan Mehmet dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmıştı. Mevlana’nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu. Kız çocuğu orada yatan Mevlana’yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi. Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640 yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor. O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kurşun hiçbir zaman kaldırılmadı. Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizliğe gömüldü. Ancak odanın hikayesi burada bitmiyor. Aradan 300 yıl geçtikten sonra, Mısır’daki piramit sırlarına benzeyen bir dizi olay daha yaşanacaktı. Bu olayın iki tanığı vardı. Biri olayı yaşayan Yusuf Akyurt, öteki de onun yaşadığını Murat Bardakçı’ya anlatan Abdülbaki Gölpınarlı Hoca. 1930’lu yılların güzel bir gününde, Mevlana Müzesi’nin Müdürü Yusuf Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki mezar odası gelir. İçinden ‘Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem’ diye geçirir. Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır. Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer. Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak çalışmayı kabul etmiştir. Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf Akyurt’un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:

‘Sakın oraya inmeyi düşünmeyin…’

Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere kurşunla kaplı kapağın önüne gelir. Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri girer:

‘Müdür bey, yetiş evin yanıyor…’

Yusuf Akyurt gelinceye kadar evi kül olmuştur. İşte tam o sırada eline bir telgraf tutuşturulur. Müze müdürü başka bir yere tayin edilmiştir. Müdürün başına gelenler bununla da bitmez. Kkk Konya Ankara yolunda seyahat etmekteyken içinde bulundukları kamyonun yolda bir kavise girmesi ve kapının aniden açılmasıyla müze müdürünün oğlu araçtan fırlar ve oracıkta hayatını kaybeder. Kimine göre, mezar odasının sırrı, Yusuf Akyurt’u hala takip etmektedir. Yusuf Akyurt oğlunun cenazesini alıp Konya’ya döner. Cenaze töreninden sonra doğruca Mevlana Müzesi’ne gider ve sandukanın başında ellerini açıp haykırmaya başlar:

‘Yetmedi mi? Affet artık…’

Aradan 5 yıl geçtikten sonra Yusuf akyurtun yeğeni olan Mustafa Akyurt memuriyeti sebebi ile konyaya tayin olur. Bir gece rüyasında mevlana’yı görür ve ona türbeyi ziyarete gelmesini matbahanenin bahçeye bakan camının dibini kazmasını burada bulacağı şeyi ise amcası Yusufa hediye ettiğini, bahçeyi kazarken çekinmemesini söyler. Mustafa Akyurt bu rüyadan 2 gün kadar sonra çekine sıkıla türbeyi ziyarete gider mevlanın dediği yere varınca Mevlevi dedelerinin orada toplaşmış olduğunu görür ve kararından vaz geçmeyi düşünürken onu gören Mevlevi dedeleri ona küçük bir kürek uzatarak kenara çekilirler bu durumdan çok etkilenen Mustafa Akyurt sessizce rüyasında gördüğü yeri kazarak üzerinde mevlananın mührü bulunan bir yüzük bulur. Yüzük bir çok antikacıya inceletilir ve mevlanaya ait olduğu anlaşılır.  Günümüzde halen sürmekte olan bu olayla ilgili geriye;

Küçük kızın dili niye tutulmuştu? Yaşlı odacı, müdürün içinden geçirdiği düşünceyi nasıl anlamıştı? Tam mezar odasına girmeye niyetlendiğinde nasıl olmuştu da müdürün evi yanmıştı? Rüyada görülen bir tarifle nasıl olmuştuda değerli bir antika yüzük bulunmuştu? Mustafa Akyurtun Bahçeyi kazacağını Mevlevi dedeleri nasıl bilebiliyordu? Gibi cevap bulunamayan bir çok soru kalmıştır bilinen tek şey Mevlana’nın Mezar odasının 738 yıldır sırrını hala koruyor olmasıdır.

Kaynak: Kült TV: https://www.youtube.com/channel/UCAG5HALf4Y2G24ytrlgPocQ

Ley Hatları

Ley Hatları

Uzun süre sadece ezoterizm de dile getirilen bu enerji merkezleri ile son zamanlarda bilimsel çevreler de yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Batı dünyasında ley hatları olarak son yıllarda gündeme gelen konu, kutsal coğrafik merkezlerle ilgili bilinmeyenlere ışık tutmuştur. Batı dünyasının ley hatları adını verdiği akışkan özellikli birtakım enerji kanallarıyla yeryüzünün örülmüş olduğu bugün için artık kesin olarak bilinmektedir.

Ley Hatları
Dünyada fiziki ve psişik enerjinin yoğun olduğu başlıca bölgeler:
1- Orta Asya. Özellikle de Tibet. Gobi ve Doğu Türkistan üçgeni arasındaki kalan bölge.
2- Mısır.
3- Orta Amerika- (Meksika)
4- Arjantin’in Kuzey bölgesi.
5- Anadolu.
Mitolojilerde geçen kutsal ırmaklar, aslında bu ley hatlarını yani yerküre çakralarının haritasını ifade eder. İşte bu haritayı gayet iyi bilen ve ley enerjisinden psişik ve fiziki faaliyetlerde yararlanabilen eski halklar kıtalarından göç etmek zorunda kaldıklarında, rastgele yerlere göç etmemişler, bu enerjinin yoğun olarak olduğu bölgeleri tercih etmişlerdir. Anadolu’da birçok yer; Urfa, Efes, Bursa’daki Uludağ, yedi tepeli şehir İstanbul’un belirli bölgesi hep bu kutsal coğrafyanın belirli noktalarına denk gelen merkezlerdi. Bunlardan hangisinin halen işlerliğini sürdürdüğü bilinmiyor. Ancak bilinen bir gerçek varsa irili ufaklı birçok merkezin halen dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunmaya devam ettiğidir. Yunanistan’ın Delf kentinde kurulan ünlü Apollon Mabedi’nin bulunduğu bölge “spiritüel coğrafya”da çok önemli bir merkezdi. Pisagor’un inisiyatik öğretisini sürdürdüğü bu mabetten dünyanın hemen her yanına büyük manyetik-psişik enerjiler dağılırdı. Bir zamanlar önemli bir kehanet merkezi olarak da işlev görmüş olan mabedin bugünkü kalıntıları bile muhteşemdir. Ezoterik bilgilere göre, Mısır ve Tibet gibi eski uygarlıklar bu ley enerjilerinin geçtiği hatları biliyorlar ve bu hatların geçtiği yerlerde ve özellikle de bu hatların kesiştikleri noktalarda mabetlerini inşa ediyorlardı. Piri Reis’in haritasındaki güneş ışınlarını andırır çizgilerin de sözünü ettiğimiz bu ley hatlarından bazılarını gösterdiği tahmin edilmektedir. Eski Hint ezoterizmine göre dünyamızda da insan bedenindeki gibi yedi çakra yani enerji giriş ve dağılış noktaları vardır. Bunlar ley hatlarının kesişme noktalarıdır. Bunların yerleri belirlidir. Bazen biri bazen de diğerleri daha etkin bir duruma geçebilir. Burada, tufanlar öncesi uygarlıklar açısından bilmemiz gereken bir diğer nokta da şudur ki; eski devre ait insanlar taşlara tapmıyorlardı. Taşların sihirli gücünden yararlanmaya çalışıyorlardı. Bu bağlamda, ezoterizmde taşların sınıflandırıldığı dört ana grup da bilinmelidir:

1- Atlantisliler’in özel işlemlerden geçirdikten ve biçimlendirdikten sonra enerji santrallerinde kullandıkları nadir kristaller ve çok farklı bir maddesel yapıya sahip olan özel taşlar.

2- Tufan’dan sonra bizim devremize ait uygarlıkların inisiyatik merkezlerinde ki mabetlerde yer alan psişik çalışma­larda kullanılan, kökenleri bilinmeyen ve günümüzde kayıp durumdaki taşlar. Bu taşlardan bazılarının kozmik kökenli, bazılarının ise Atlantis kökenli olduklarını ve bizim devremizin ortalarına doğru bazılarının yeryüzünün belirli yerlerine gizlenmiş oldukları söylenir. Kabe’deki Siyah Taş ve İstanbul’a yerleştirildiği söy­lenilen ancak nerede olduğu bugün için bilinmeyen gizemli taş bu grupta değerlendirilmektedir.

3- Günümüzde mevcut olan değerli taşlar ve kristaller. Bunlar da doğru kullanıldığı takdirde canlılar üzerinde önemli etkilerde bulunduğu yapılan deneysel çalışmalarla ispatlanmış durumdadır. New Age yaşam kültüründe bu çalışmaların önemli bir yeri vardır.

4- Değersiz taşlar kendiliklerinden özel bir enerjetik yayınları olmayan, ancak ley hatları üzerine dikildiklerinde be­lirli bir büyüklükte olmak koşuluyla yerkürenin telürik enerjisiyle ilgili bir etkinlik meydana getirebilen taşlardır. Çiftçilik ve diğer yaşam tarzları binlerce yıl boyunca doğa güçleri ve devirleri tarafından yönetilmiştir. Çok uzun bir süre doğanın güçleri ve devirleri hakkında bilgisiz kalan insanlar, bazıları hala ayakta olan devasa anıtlar yaparak korkuyla karışık derin bir saygıyla bu güç ve devirleri tanrısallaştırmışlardır. Ley hatları; farklı araştırmacılar tarafından “dünya enerjisi”, “telürik enerji”, “küresel biyoenerji” gibi isimler verilen yerkürenin manyetik gücünden farklı ve dünyayı, yerküre üzerindeki belirli doğrusal çizgilerle dolaştığı varsayılan, bir enerji türüdür. Yazılı en eski tarihi kayıtlardan biri olarak kabul edilen eski Çin yazıtlarında “kun-mei” olarak isimlendirilmiştir.

Henüz tam olarak niteliği anlaşılamamış olmakla birlikte bu enerjinin canlı ve cansız maddeler üzerinde önemli fiziki ve psikolojik etkiler meydana getirdiği istatiksel verilerden elde edilen gözlemlere dayanılarak fark edilebilmiştir. İnsan zihni üzerindeki etkileri çok yoğun olan bu enerjinin özellikle psişik enerjiyle büyük bir etkileşim içinde olduğu, hatta psişik çalışmalarda bu enerjinin başarıyı artırıcı bir fonksiyon gördüğü ileri sürülmektedir.
Yerküre gizemleri araştırmaları ortaya çıkışını Alfred Watkins’in 1920’lerde yaptığı çalışmalara borçludur. Watkins, İngiltere topraklarını gezerek gizemli taş anıtlarla ilgili incelemeler yapmış ve “ley” teorisini ortaya koymuştur. Watkins’in sözünü ettiği leyler; kilise, mezar ve Stonehenge gibi taş yapıları birbirine bağlayan görünmez birtakım yollar ya da çizgilerdi. 1960’larda ley araştırma­ları yeniden gündeme geldi ve diğer gizem araştırma dallarına dahil oldu.

Ley Hatları

Böylece yerküre gizemleri araştırmaları doğmuş oldu. Özellikle Avrupa’da güç sahibi olan bu araştırma alanında günümüze kadar önemli gelişmeler kaydedilmiştir. İngiltere’de özellikle dev taş çemberlerin ve megalit adı verilen taş yapıların inşa ediliş nedenlerinin bulunabilmesi için yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Bazı deneyler sonucu, özellikle güneşin doğuşu sırasında, muhtemelen bu taş yapıtlardan yayılan birtakım ultrasonik ve radyasyonik etkiler tespit edilmiş ve hatta gelişmiş birtakım cihazlarla bunların ölçülmesine çalışılmıştır. Ayrıca ziyaretçiler tarafından taş anıtların bulunduğu alanlarda bazen elektrik şokuna maruz kalma ve değişik bilinç durumlarına geçme gibi etkilerin yaşandığı bildirilmiştir. İngiltere’de yerküre gizemleri araştırma gruplarının düzenlediği “moot” adı verilen toplantılarda pek çok insan bir araya gelip konuşmalar ve tartışmalar yaparak bu fenomen hakkındaki son bilgileri öğrenmektedir. 1960’larda bu alanda derin araştırmalar sonucu bir dönem, leylerin dünya biyosferindeki enerji çizgileri, yani gezegenin kendisi tarafından oluşturulan enerji yolları olduğu düşünülmüştür. 1980’lerin başlarında, Arkeoloji Enstitüsünde araştırmalar yapan bir inorganik kimyacı olan Dr. Don Robins, birçok şeyin yanı sıra, taşlardan yapılmış dairelerin (örneğin, Oxfordshire bölgesindeki Rollrights taşları) doğal güç alanları ihtiva ettiğini keşfetmiştir. Ayrıca gece ile gündüzün eşit olduğu mart ve ekim aylarında, güneş görünsün veya görünmesin, taşların düzenli biçimde yüksek frekans­lı işaretler yaydığı ortaya çıkarıldı. Yıl, gündönümlerine yaklaştığında, işaretler kaybolmaktadır. Dr. Robins ve eki­bi tarafından gözlenen bir diğer ilgi çekici fenomen, dairenin dışındaki doğal radyoaktivite seviyesinin, her zaman, dairenin içindekinden yüksek olmasıdır. Ayrıca kozmik radyasyonu dışarıda tuttukları da bulundu; bu da gösteriyor ki, ya taşların daire şeklinde oluşumundan dolayı ya da daire içinden geçerek yeryüzünden yayılan doğal enerji sonucu, bir çeşit koruyucu kılıf oluşmuştur. Dolayısıyla, bu göstergeler; jeolojik fay çizgileri, bu dairelerin mevkileri ve elektromanyetik radyasyon arasındaki ilişki bakımından önemlidir.

Ley Hatları

Gözle görülmemekle birlikte, tıpkı çeşitli değneklerle toprak altındaki su kaynaklarının bulunmasında olduğu gibi, varlıklarının çeşitli belirtilerle sezilebileceğine inanılmıştır. Araştırmacılar ley teorisinin, Çinlilerin “feng şui” (ejderha yolları) kavramıyla önemli ölçüde benzeştiğini ortaya koymuşlardır. Bu ikisi ayrıca akupunktur literatüründe adı geçen çakra kavramıyla da büyük benzerlikler göstermekteydi. Vücudun bazı kilit noktalarına uyarıcılar yerleştirip beden enerjisini harekete geçirmek suretiyle rahatsızlıkların giderilip sağlığın geliştirilmesi esasına dayanan akupunktur yönteminde adından söz edilen vücut enerji yollarının, ley çizgilerinin küçültülmüş halini andırması oldukça dikkat çekiciydi. Benzetme yoluyla eski insanların, yaşadıkları toprağın enerji alanına pozitif bir etki yapabilmek için ley çizgilerinin belirli noktalarına megalitler yerleştirmiş oldukları düşünülebilir. Gezegenimizi enlemesine ve boylamasına geçtiğine inanılan akışkan enerji damarları olarak düşünülen (Keltler tarafından “peri hatları” diye adlandırılan) ley hatları, bu bölgeleri birbirine bağlıyor gibi görünmektedir. İlginçtir, bu ley hatlarının, taş dairelerinde birbirlerini kesen fay hatlarının paralelinden geçtikleri anlaşılmıştır. Eğer bu böyleyse, bu bölgelerdeki elektromanyetik enerji ve onun sonucu olan atmosferik fenomenlerin, çevre bölgelerden daha güçlü olma olasılığı vardır.

Kaynak: Kült TV https://www.youtube.com/channel/UCAG5HALf4Y2G24ytrlgPocQ