TÜRKİYE’DE YAŞANAN EN KORKUNÇ PARANORMAL OLAYLAR

"Türkiye paranormal olaylar arşivi, gizemli tarih ve korkunç gerçekler."

#türkiye #gizemlervebilinmeyenler #paranormal #cin #tekinsiz #ruhsal #gizemli #gizemlimekanlar @gizemlervebilinmeyenler Merhaba arkadaşlar bugün sizlerle beraber Türkiye’de yaşanan en korkunç 13 paranormal vakaya göz atacağız, şahitler ve görgü tanıkları önünde gerçekleşen çoğu olay sizleri ürkütecek. peki bunlar neler başlıklara bir göz atalım. Ölen Babası Eve Geri Döndü Adana’da yaşanan korkunç olaylar Ev Yakan Cinler Evdeki Hayalet Zonguldak’ta … Devamını oku

Atatürk’ün Kadim Türk Teşkilatı İle Gizli Buluşması

Atatürk'ün Kadim Türk Teşkilatı İle Gizli Buluşması
  1. Osmanlı padişahı Sultan Abdülhamid Han 1905 senesinde Askeri akademiyi bitiren yüzbaşılara diplomalarını vermek üzere İstanbul Harp Akademisinde ki mezuniyet törenine katıldı. Akademi bahçesine tahtın kurulmasının ardından ismi okunan öğrenciler bizzat padişah-ı şahanelerinin ellerinden diplomalarını almaya başladılar. Sultanın elinden diploma alanlardan bir tanesi de genç yüzbaşı Mustafa Kemal’di. Koca sultan bu genç yüzbaşıya diplomasını takdis ederken bir anda gözlerinin içerisine baktı ve dudaklarından şu sözler döküldü. “Demek geldin.” Atatürk bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Pek çok kişiye danıştıysa da bu sözün anlamını uzun yıllar öğrenemeyecekti. Ta ki Saltanatı kaldırıp Cumhuriyeti ilan edene kadar. Cumhuriyetimizin kurucu Mustafa Kemal Atatürk’e dair bildiğimiz pek çok bilgiyi yakınında bulunan kişilerden ve silah arkadaşlarının hatıratlarından biliyoruz. Şüphesiz ki bu kişilerin en önde gelenleri Salih Bozok ve Kılıç Ali’dir. Ne yazık ki bu kişilerin yazdıkları hatıratlar bizzat Atatürk’ün kurduğu Türk tarih kurumu tarafından sansürlenmiş ve bazı bölümleri içeriklerden çıkartılmıştır. Üstelik bu sansürlenen bilgiler o kadar fazladır ki bir araya toplansa müstakil bir kitap dahi çıkar ve Atatürk hakkında henüz hiç duyulmamış son derece değişik bilgileri barındırmaktadırlar. Salih Bozok’un kapsamlı Kılıç Ali’ninse olaya daha az müdahil olduğu için kısmen daha kapsamsız bir hatıratı var ki son derece ilginç. 1936 senesi kış aylarında Çankaya köşkünde Gazi bir gün Salih Bozok’u yanına çağırır ve kendisine her hangibi birinin iletilmesini istediği bir mesaj veya evrak olursa direkt getirilmesini emreder. Salih Bozok bu emire pek bir anlam veremese de kapıda ki nöbetçilere kadar herkesin tembihler. Gazi paşa sık sık Bozok’a bırakılan bir şey olup olmadığını sormakta ve her defasında olumsuz cevap alınca da yüzü asılmaktadır. İlk bahar da Atatürk ve mahiyeti İstanbul’a gelerek Dolmabahçe sarayına yerleşmiştir. Buradan sonrasını Salih Bozok şöyle yazmıştır. Paşa’nın sıkı talimatı üzerine sarayda daimi ve harici çalışan herkesi sıkı sıkıya paşaya iletilecek bir mesaj olursa hemen bana ulaştırmaları konusunda sıkı sıkıya tembihlemiştim. Pek çok çalışan halktan mektupları ve talepleri tomar tomar bana ulaştırıyordu bu mektupların içeriğindeyse genel olarak maddi durumu kötü olan vatandaşların iş aş istekleri oluyordu. Bir gece sabaha karşı kapıda nöbet tutan askerlerden bir tanesi odamın kapısını çaldı. Bir dilencinin paşaya verilmek üzere bir zarf bıraktığını söyledi. Zarfı alıp baktım üzerinde kurt başı şeklinde bir mühür vardı. Vakit çok geç olduğundan Atatürk’ü rahatsız etmek istemedim.
    Atatürk'ün Kadim Türk Teşkilatı İle Gizli BuluşmasıErtesi gün genç öğretmenler Atayı ziyarete gelmişti. Paşa’nın kulağına ona bir dilencinin zarf bıraktığını söyledim. Sessiz olmamı işaret ederek koridora gitmemi istedi. Kendisine öğretmenlerden kibarca izin isteyerek derhal yanıma geldi. Birlikte Atatürk’ün çalışma odasına yürümeye başladık. Yolda bana zarfı kimin ne zaman getirdiğini sordu bende anlattım. Paşa hiddetlenerek niçin gelir gelmez bana ulaştırmadınız diye çıkıştı. Çalışma odasına vardığımız da zarfı açmamı emir buyurdu yavaşça mührü sökerek zarfı açtım içerisinde bir takım semboller olan bir kağıt vardı. Paşa ne yazıyor diye sordu. Okuyamadığımı söyledim. Kağıdı benden alıp çalışma masasına oturdu bir başka kağıda bazı matematik işlemleri yapmaya başladı ardından odadan çıkmamı emretti. Birkaç saat odasından çıkmadı sonra beni tekrar huzuruna çağırttı. Başka bir kağıt uzattı. Kağıtta kaba taslak çizilmiş ancak ince detayları yazı ile belirtilmiş bir pelerin vardı. Bu pelerini acilen yaptırmamı ve bizzat alakadar olmamı söyledi. Bu tamamen siyah parlak ipek manşetli bir pelerindi. Önümüz yaz paşam kışa çok zaman var. Diyebildim. Paşaysa mevsimleri boş ver Salih sen dediğimi yap diye gürledi. Bir süre sonra pelerin hazırlandı ve kendisine teslim ettim. 1.5 Ay kadar sonra Gazi paşanın isteğiyle Florya köşküne gittik. Florya Deniz Köşkü, İstanbul Belediyesi tarafından yaptırılmış ve Osmanlı döneminde Atatürk’e armağan edilmiştir. Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı olan Atatürk, bölgeye son derece fazla ilgi duymakta ve sıklıkla ziyaret etmekteydi. Atatürk burada gündüzleri halkla beraber yüzer sandala biner geceleri de meşhur sofralarını kurup misafirlerine ziyafetler verirdi. 1936 senesinin kavurucu Ağustos ayında paşa çok neşelidir. Başyaver Celal Üner yıllar sonra o günü şöyle anlatacaktır. Paşa sabah erken uyandı. köşkte çalışanlara ve bana sık sık takılıp şakalar yapıyor, kahkahalar atıyordu. Paşa yerli yersiz bir heyecan yaşıyordu. Bu gün için bir kaç ay evvelinden özel olarak hiç bir program veya toplantı yapılmamış gün tamamen boş bırakılmıştı. Herkes bugün ne olacağını merak ediyor, çalışanlar arasında aylardır türlü dedikodular dönüyordu. Bazıları çok önemli bir devlet adamının paşayı ziyaret edeceğini anlatırken. Bazıları da yeni bir milli bayram ilan edileceğinden bahsediyordu. Koskoca Reis-i cumhur gitmiş yerine adeta haşere bir çocuk gelmişti köşke. Akşam olduğunda gazi paşa yemekte rakı istemedi ve adeti olmadığı halde erkenden odasında istirahate çekildi. Koca gün boyunca hiç bir şey olmamıştı ve kimse bu duruma bir anlam veremiyordu. Olayın devamını Salih Bozok şu şekilde nakleder; Gece 03:00 sularında uyuduğum esnada paşanın omuzumu tutarak uyan Salih diye diye fısıldadığını işittim. Çok şaşırmıştım. Daha evvel gazi paşa benim odama hiç bu şekilde gelmemişti. Benden kimseye haber vermememi sadece güvendiğim birkaç kişiyi alarak arabasını hazırlamamı ufak bir gezintiye çıkacağımızı söyledi. Bende Ali ve Celal’i uyandırdım. 3 Tane nöbetçi alarak paşayı kapıda beklemeye başladık. Atatürk’ün aracını celal sürüyordu yanında ben oturuyordum diğer araçta ise Ali ve 3 tane nöbetçi vardı. Az sonra paşa köşkün kapısında elinde askıya asılmış Siyah pelerinle belirdi.

    Atatürk'ün Kadim Türk Teşkilatı İle Gizli Buluşması
    Pelerin buruşmasın diye özel olarak iltimas gösteriyordu.  Arabaya bindikten sonra Dolmabahçe’ye doğru gitmemizi istedi. Paşa yol boyu tek kelime etmedi gergin ve düşünceliydi neler olduğuna bir anlam veremiyorduk. Dolmabahçe’ye yaklaştığımız da Rumeli hisarına doğru devam edin diye direktif verdi. Bir müddet daha gittikten sonra hisara birkaç kilometre uzaklıkta ki ormanlık alanda durmamızı emretti. Tam kapısını açmak için araçtan iniyordum ki eliyle omuzumu tuttu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra alçak bir sesle “Padişah Abdülhamid’de vakti zamanında buraya gelmişti.” Dedi ve yine bir süre sustu. Sonrada “Cihanı kim yönetiyor Salih?” diye sordu. Bunun siyasal bir soru olduğunu düşündüm pek anlayamadım. Arkamı dönerek “İngilizler mi paşam?” diye karşılık verdim. Hafifçe gülümseyerek “hayır Salih dünyayı devletler yönetmez. Eski çağlardan beri cemiyetler yönetir.” Dedi. Daha sonra kapısını kendisi açarak elinde peleriniyle araçtan indi, benim oturduğum ön koltuğun kapısını açmayayım diye tutarmışçasına sıkıca tutuyordu. Kesin bir dille kimsenin kendisini takip etmemesini emretti Ve Arkasını dönerek koluna astığı peleriniyle hisara doğru ormana girdi. Arka araçtan yetişen Ali’ye durumu anlattım içine sinmeyerek Nöbetçileri paşanın arkasından gizlice takip etmeleri için gönderdi. 20 Dakika kadar sonra nöbetçiler döndüğünde yüzleri bembeyazdı. Başta Paşayı uzaktan takip etmeye başladıklarını bir süre sonra paşanın gözden kaybolduğunu ve aniden arkalarında belirerek kesin bir emirle geri dönmelerini sert ve sinirli bir şekilde söyleyip nöbetçileri göndermişti. Paşa belli ki Ali’nin tepkisini önceden hesap etmiş ve olasılıkları değerlendirmiş ardından da cephede ki uzmanlığı sayesinde takip edildiğini fark ederek, Askeri bir taktikle nöbetçilerin arkasından dolanmış ve onları gafil avlamıştı. Biz merak içerisinde beklerken 2 saat kadar sonra paşa yine gittiği yoldan geri döndü kapısını açtım. Araca bindikten sonra “Florya’ya dönelim Salih.” Dedi. Rahatlamış görünüyordu. Köşke geri dönünce paşa kahvaltı yaparak tekrar odasına çekildi. Bu sıra dışı hatıratın ardından geriye pek çok soru işareti kalıyor. Bazı yorumcular Atatürk’ün burada gizli bir Türk teşkilatı ile toplantı yaptığını söylüyor, bazılarıysa Atatürk’ün ezoterik bir cemiyete üye olduğunu ve bu tarz başkaca toplantılara da katıldığını öne sürüyor. Bense bu hatıratı okuduktan sonra tam olarak olayı bilmediğim için bir yorum yapmayı farazi buldum. Aklımaysa şu sorular geldi;
    * Atatürk’e iletilen bu zarf belli ki matematiksel kombinasyonlara dayanan şifreler barındıran bir not içeriyordu. Atatürk bu şifreleri çözmeyi nereden biliyordu?
    * Yaz ortasında bu koca Siyah pelerin ne için gerekliydi? Acaba bu yapılacak olan toplantı için özel bir üniformamıydı?
    * Malumunuz olacağı üzere günümüzde siyasiler sıradan halkın arasına girerken yahut ibadet etmek için camiye giderken dahi yüzlerce koruma kendilerine eşlik ediyor. Atatürk gizli bir teşkilatla toplantı yaptıysa yanlarına giderken korumalarını neden geride bırakmıştı? Bu insanlara nasıl oluyordu da bu kadar çok güvenebiliyordu?
    * Rumeli hisarının o dönem ki durumunu biraz araştırdım. Hisar o zamanlar oldukça ormanlık bir alanda doğru düzgün yolu dahi olmayan atıl durumda tenha bir bölgeymiş. Abdülhamid han gibi bir Osmanlı padişahının ve Mustafa Kemal Atatürk gibi cumhuriyetin kurucusu olan Türk tarihinde ki iki önemli ismin burada işi neydi?
    *Gizli bir görüşme gerçekleştirildiyse bu görüşme için neden orası seçilmişti? Ve bu görüşme Rumeli hisarında mı gerçekleşmişti? Yoksa Atatürk hedef saptırmak için hisara dikkat çekmişti de yine o bölgede olan bir başka gizli yapıyamı gitmişti?

Salgın: Başlangıç

Salgın: Başlangıç

Zombi istilası ne yazık ki Hollywood filmlerinin etkisi ve ülkemizde ki insanların hemen her konuda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olması hasebi ile son derece yanlış anlaşılmaktadır.

Salgın: Başlangıç
Kendi videolarımın altına yapılan yorumlara baktığımda bunu açıkça görüyorum. En çok yapılan yorumların başında bu Kuran da yazmıyor o yüzden olmaz ve Allah Müslümanlara böyle bir şey yapmaz gibi son derece cahilce söylemler dikkatimden kaçmıyor. 100 sene evveline gidip yobaz veya cahil bir kişiye cep telefonu veya internetten bahsetsek onun vereceği cevapta Bu yorumları yapanlarınkinden farklı olmazdı. Bu Kuranda yazmıyor! Bugünse Kuran da yazmamasına rağmen elimizden düşürmüyoruz ve hemen her şart altında kolayca ulaşabiliyoruz. Bir diğer genel yorum Allah Müslümanlara böyle bir şey yapmaz söylemi ise İslam perspektifi ile hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Nitekim dini açıdan bu dünya sıkıntılarla sınav edilen bir mekandır. Keza zaten bu şekilde olmasaydı Marmara depremi yaşanmaz yahut Myanmar da Müslümanlara soykırım yapılıyor olmazdı. Videonun altına bu tarz yorum yapacak olan arkadaşlara yol yakınken videoyu kapatmalarını tavsiye ederim. Daha evvel ki videolarımı izleyenler bir zombi salgını konusunda durumun ne kadar ciddi olduğunu bilimsel verilerin ve dünyada ki genel durumun buna ne denli müsait olduğunu hatırlayacaktır. Filmlerden aşina olduğunuz öldükten sonra dirilen fantastik zombileri aklınızdan silin. Çünkü bahsettiğimiz konu öldükten sonra dirilen yaratıklar değil. Amerika’da her 5 kişiden 3 ü zombi salgınına inanıyor. Özellikle bu sene country diye tabir edilen Amerika’nın kırsal kesimlerinde yayın yapan yerel radyo ve televizyon kanallarında zombi salgını konusu sık sık tartışılıyor izleyiciler katılıp görüşlerini belirtiyor. Birleşmiş milletlerin ilgili kurumları yaptıkları nüfus değerlendirmelerin de dünya nüfusunu 7.2 milyar olarak bildirmektedir. Ancak bu rakama Afrika yoğun çatışma ortamı ve yetersiz devlet otoriteleri sebebi ile dahil edilmemiştir. Afrika’nın toplamında 2.5 milyar insan yaşadığı değerlendirilmektedir. Bildiğiniz üzere birkaç gün evvel Dubai-New York seferini yapan Emirates Havayolları’na ait bir uçakta salgın hastalık paniği yaşandı. Bu haberi okurken bir şey kafama takıldı. Son 40 senedir yayılan salgın hastalıkların aralıklarını incelediğim de geçtiğimiz 3 sene boyunca haberdar olduğumuz salgın hastalıklar ondan evvel ki 37 sene boyunca haberdar olduklarımızdan tam 80 kat artmış. Yanı son 3 senedir hemen her ay dünyanın farklı bölgelerin de yeni bir salgın hastalık ortaya çıkıyor. Birkaç ay evveline dönelim Azerbaycan, Irak ve Yemen de sebebi bilinmeyen haftalar süren elektrik kesintileri yaşandı. Özellikle Irakta durum isyana dönüştü. Fırınlar çalışmadı, hayat durdu insanlar elektrik gelene kadar açlık çekti ve sokakta kaos patlak verdi. Yine o günlerde Liverpool üniversitesinden uzmanlar dünya manyetik alanında şimdiye değin hiç görülmemiş sapmalar tespit ettiklerini bunun ileriki yıllarda elektronik aletleri bozup küresel bir elektrik kesintisine sebep olabileceğini açıkladılar. Aklı selim bir insan bu durumu değerlendirince acaba denememi yapıyorlar diye düşünmeden edemiyor.
Salgın: Başlangıç
CDC Türkçesi ile Amerikan Salgın Hastalık kontrol merkezi 1000 den fazla salgın hastalık üzerine araştırma ve eylem planı hazırlamaktadır. CDC geçtiğimiz sene zombi salgınını da araştırmakta olduğu hastalıklar listesine eklemiştir. 2018 yılı itibarı ile bütçesinden en çok kaynağı sizce hangi salgın için ayırdı bir tahmininiz var mı? tahmininiz zombi salgınıysa kesinlikle doğru. Fema kamplarının dünyanın hemen her yerin de inşası tamamlandı. Fema kampları hakkında ki videomu izlemediyseniz yukarıda açılan bildirime tıklayarak bu videodan evvel onu izlemenizi tavsiye ederim. Kamplara gece görüşlü dronelar ve ağır silahlar nakil ediliyor. Buda buraların hapisane olarak tasarlandığını söyleyen teorileri çürütüyor. Zaten Ruslar tarafından ortaya çıkartılan belgelerde bu teorileri 2 sene kadar evvel çürütmüştü. Şüphesi olanların tüm şüpheleri son sevkiyatlarla ortadan kalktı. Ayrıca kampların nüfusunun %20 sinide askeri personel oluşturuyor. Salgından, kaostan ve açlıktan kurtulmayı başaran istenmeyenleri ortadan kaldırmak üzere mi bu askerler istihdam ediliyor? Darkwebin karanlıklartında yayın yapan haber portalı deepwrold’ün bu konuda ki vahim iddialarını sizlerle önce ki videolarımda paylaşmıştım. Açıklamanın ardından geçen 1 ay zarfında neredeyse 16 senedir yayın yapmakta olan bu portal sırra kadem bastı. Dünya çapında bahis oynatan milyonlarca dolar değerinde ki siteler bazen kıyametle ilgili bahisler oynatıyor. Zombi kıyameti geçtiğimiz yıllara kadar en olası görünmeyen kıyamet senaryosuydu bu yüzden uzaylı istilasından bile sonra geliyor ve olması durumunda olmayacağı düşünüldüğü için en yüksek bahsi bu olaya veriyorlardı. Ancak bu sene en olası senaryo bu yüzdende diğer onlarca senaryo arasında en az parayı zombi kıyametine veriyorlar. Sizleri çok parlak zekaya sahip birisiyle tanıştırmak istiyorum. İsmi Alexander Alemi Uzmanlığı nano teknoloji yazılım ve fizik. Amerikan fizik topluluğunun saygın bir üyesi. Alemi öğrencilik yıllarında hocasıyla çok yakınmış. Hocasına bir gün devletin bazı birimlerinden yetkililer gelip nano teknolojiyi kullanarak bir zombi virüsü yaratmasını teklif etmişler. Hocası bu teklifi kabul etmemiş, 1 hafta kadar sonra şüpheli şekilde evinde intihar etmiş. Bunun üzerine Alexander 2015 senesinden günümüze kadar devam eden bir çalışma başlattı. Salgını detaylı şekilde modelledi ve insan psikolojisini böyle durumlar için test etti. Alemi ve meslektaşları, teknolojik bir zombi virüsünü kaynak alarak insanların bir zombi tarafından enfekte edilmesi gerektiğini varsaydı, ABD’deki zombi enfeksiyon oranını tahmin etmek için standart hastalık modellerini kullandılar. Standart protokolü takiben, zombiler sadece yürüyerek seyahat ederler ve doğal olarak ölmezler. Çünkü vücutlarında ki nano botlar gerektiğinde hücreleri yakarak onlara ekstra besin sağlayabilirler. Ayrıca yaralandıklarında hücre duvarını normal bir insanınkinden çok daha hızlı onarırlar. Nano botlar saniyeler içerisinde insan hücrelerini taklit edebilirler. Esasen, epidemiyologların diğer virüslerin yayılmasını hesaplamasıyla çok benzer, ancak zombilere özgü kurgusal parametreleri kullanarak gerçekçi bir model kullandılar. Ulaşım altyapısı çöküşü de dahil olmak üzere bazı varsayımlarda bulundular.

Salgın: Başlangıç

Böyle bir durumda ulaşım halkasında ilk olarak hava alanları çöküyor. Salgınla ilgili yayılma hızı, ulaşım, iletişim ve insan psikolojisi ile insan kitlelerinin hareket eğilimleri için ayrı ayrı modellemeler yaptılar. Modele göre Amerika da, Rockies dağları en güvenli yer – seyrek nüfuslu ve ulaşılması zor. Kurtulanlar toplu şekilde buraya hareket etme eğiliminde. Nüfusun yoğun olduğu yerler de salgını başlatmak için en iyi bölge. Modelde salgın başladıktan Yaklaşık 28 gün sonra (acaba tesadüf mü?), zombilerle kaplanan bölgeler arttıkça enfekte olmayan insanlar için her yer daha tehlikelidir. Eski CDC çalışanı Terrence McCoy Washington Post’a verdiği bir demeçte, nüfusun büyük bir yüzdesi herhangi bir bölgeye doğru göç ederse, oradaki enfeksiyon riski artacaktır. Demişti. Yani modellemenin aksine Rockies dağları güvenli gibi görünse de aslında salgının yayılmış olduğu bölgeler kadar tehlikeli. Alemi ve ekibi, ülkenin nüfus merkezlerini modellemiş ve daha sonra bir rastlantısallık unsuru olan bazı olası etkileşimleri modele ilave etmiştir. Zombi sağlıklı bir insanı ısırabilir ve enfekte edebilir veya insan zombiden kaçabilir veya öldürebilir. Ayrıca, gerçekte, bir salgın muhtemelen tüm ülkede bir anda başlamaz ve bazı değişkenler vardır. Zombiler nanobotların programlanmasına göre önceden kestirilemez şekilde az ya da çok agresif ya da az ya da çok hareketli olabilir. Bu nedenle araştırma ekibi, bir salgını simüle etmenizi, bir başlangıç ​​noktası seçmenizi, zombi-öldürme oranına zombilerin enfekte edebileceği insan sayısını ve zombilerin hızlı mı yoksa yavaş mı olduğunu gösteren etkileşimli bir modelle salgını ayrı ayrı defalarca simüle ettiler. Simülasyon sonuçlarına göre New York’ta bir cafe de başlayan yavaş ve Agresif olmayan bir zombi salgını 24 saat içinde yıkıcı oluyor. Ortalama 1 hafta içerisinde tüm Amerika’yı kaplıyor. Havaalanlarının ve limanların kapalı olmasına rağmense tüm dünyayı sarması 3 ay sürüyor. Alemi, “Zaman göz önüne alındığında, simülasyona daha karmaşık sosyal dinamikler eklemeye çalışabiliriz, örneğin insanların büyük şehirlerden tahliye süresini kısaltmak, uçak seferlerini dahil etmek veya zombi salgını hakkında bir farkındalığa sahip olmak gibi. Ancak yaptığımız en hafif modelleme bile durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor. Öte yandan enfekte olmayan insanlar üzerine yaptığımız modelleme bizlere toplumumuzun bir başka zayıf noktasını gösteriyor. Dış dünyayla tüm iletişimimiz teknolojiye dayalı ve teknolojinin kontrolü başkalarının elinde. Yani cep telefonumuz çalışmadığında ve internetimiz olmadığında televizyon ve radyodan haber alamadığımızda biz sıradan insanlar güvenli olduğumuzu düşündüğümüz evlerimizde otururken dışarıda neler olduğundan asla haberdar olamayız. Haberimiz olmayan bir salgından ancak bir şeylere gözleriyle şahit olan insanlar ölmediylerse erken davranıp kaçmayı başarabilir. Salgından kurtulmada anahtar nokta salgının bir adım önünde ve süratli hareket etmekte yatıyor. Fakat böyle bir salgın durumunda bizlerin gerekli istihbarata sahip olamayacağı çok açık.” demiştir.

Salgın: Başlangıç
Sıkı tutunun Meksika’ya gidiyoruz. DR. Patricia Villaseñor uzun yıllar boyunca dünya sağlık örgütü adına Afrika’da görev yapmış salgınlar konusunda uzman birisi. Günümüzdeyse Meksika’da Guadalajara Üniversitesin de çalışmakta. Pek çok zombi filmi senaristi salgın modellemesi konusunda yıllardır kendisine danışıyor ve senaryoları buna göre şekillendiriyorlar. Villasenor şu anda ise Meksika hükümeti adına bir salgın modellemesi geliştirmekle meşgul. 2 Senedir üzerinde çalıştığı salgın modeli hakkında Meksika hükümetiyle yaptığı gizlilik anlaşmasından dolayı çok fazla bilgi vermiyor. Ancak modellemenin sonuçları sebebiyle Meksika Devletinin Pico de Orizaba dağında 100.000 kişiyi barındıracak kapasiteye sahip yüksek güvenlikli bir bölge inşa etmeye başladığı basına sızan haberler arasında. Doktor Patricia bir konferansta modellemesine dair kısa bilgiler paylaştı. Modelleri pek çok diğer meslek taşı gibi nano teknolojiye dayanan bir salgını referans alıyor. Salgının önlenememe sebebi ise son derece komplike. Nano botlar bir defa programlandıktan sonra kendilerini çevreye ve şartlara göre yeniden ve çok hızlı yapılandırıyor bu sebeple de enfeksiyonun ne şekilde gelişip yayılacağı önceden kestirilmesini imkansız bir hale getiriyor. Ayrıca bozulan insan hücrelerini hızla taklit edebiliyor örneğin enfekte olmadan önce gözleri az gören birisi artık çok daha net görebiliyor. Birde iyi haberi var. Dünya da bu tarzda yarı organik hibrit nanobot üretebilen sadece 2 laboratuvar bulunuyor. Yani salgın yaşanırsa bu tipte virüsü ancak bu iki laboratuvardan birisi üretmiş olmalı. Dr Villasenor’un modellemesinde ortaya çıkan zombilerin virüsün farklı şekillerde evrimleşmesi sebebiyle çok değişik türleri bulunsa da artı ve eksi temel özellikleri hemen hemen aynı. Modellemede zombiler göreceli olarak normal bir insandan daha aptal daha içgüdüsel hareket eden varlıklar olacaklar. Enfekte olan kişinin yaşıyla da orantılı olarak gerektiğinde koşup hızlı hareket edebilen, gözleri iyi gören, uzun süreler açlığa dayanabilen, yaraları çabuk iyileşen ve yaşamak için normal insanlar gibi tatlı suya gereksinim duyan yaratıklar olacaklar. İnsanlar böylesine bir salgının Amerika’dan başlayarak dünyaya yayılacağı kanısında bu yüzdende böyle bir durumda Meksikalıların çoğu Amerikan sınırından olabildiğince uzaklaşmayı düşünüyor. Bense onlarla aynı fikirde değilim.  Böyle bir salgın öncelikle Afrika’da başlaması çok daha olasıdır. Öte yandan bir sürprizle belki Latin Amerika ülkelerinden bir tanesinde de patlak verebilir. İnsan psikolojisi zamanla her ortama uyum sağlayabilir ancak bunun için uzun bir alışma evresi gereklidir. Bu süre zarfında da büyük kayıplar yaşanacağı açıktır. Böyle bir salgının gerçekleşmesi durumunda Uyuşturucu kartellerinin savaş alanına çevirdiği sokaklar bile salgının yaşandığı bölgelerden çok daha güvenli olacaktır şeklinde açıklama yapmıştır.

Salgın: Başlangıç

Bilim adamlarının ve komplo teorisyenlerinin en çok merak ettiği şeylerin başında da post apokaliptik bir dünyada ki sosyolojik durum. Nihayetinde salgının üzerinden bir süre geçtikten sonra geriye kalanlar bir şekilde bu zor duruma ayak uyduracaktır. Fakat nasıl bir düzen oluşacağı hakkında çok fazla soru işareti var. Örneğin erkek nüfusunun çok azalması olası. Öte yandan güvenlik barınma ve gıda gibi konular hasebiyle de pek çok sokak çetesi kurulacağını da tahmin etmek güç değil. İnsanlar güvende hissetmek adına bu çetelere katılmak isteyecektir. Elbette ki öyle herkesi kabul etmeyecekler neticede çetelerin var olabilmesi için kurbanlara ve kaynaklara ihtiyaçları vardır. Kaynak olan bölgeleri uzun süren savaşlar sonunda bir şekilde paylaşmaları da oldukça olasıdır. Salgının daha da ilerisinde ise güvenli bölgeler oluşturularak buralarda ufak yönetimler kurulması oldukça olası. İletişim aygıtlarının tekrar aktif olması son derece uzak bir ihtimal olduğundan kısa dalga telsizler iletişim için hayati önem taşıyacaktır. Bu süreç zarfında birkaç yıl boyunca merkezi bir otorite kurulması oldukça uzak bir ihtimal. Yani artık adalet olgusu bu psikoloji bozulmuş imkansızlıklarla mücadele eden insanların vicdanına kalacaktır. Bu durumda son derece korkutucudur. Ayrıca beslenme alışkanlıkları baştan aşağıya değişecektir. Nitekim eski hayatlardan kalma sanayi tipi gıdalar artık üretilemeyecektir. Örneğin post apokaliptik bir ortamda çikolatalar olmayacaktır Ancak geleneksel süt tatlıları kolayca imal edilebilecektir. Yeni dünya da tahmin edebileceğiniz gibi bağımlısı olduğumuz cep telefonları ve bilgisayar oyunları da olmayacaktır. Fakat bu durumdan olumlu etkilenecek olan bir şey de var oda doğa… Örneğin sistematik balık avcılığı olmayacağı için denizlerde ki türler artacak doğa kirletilip katledilmediği için kendisini yeniden toparlayacaktır.

Marmara Denizi Canavarı

Marmara Denizi Canavarı

Marmara denizi canavarına tarihi kayıtlarda ilk olarak 1870lerde Osmanlı gazete ve mecmuaların da rastlanır.
Marmara Denizi Canavarı
Bizans’tan kalma bazı kabartmalarda da canavar tasvirleri yapılmışsa da bu konuda net bir inceleme yapılmadığından kabartmaların neyi temsil ettiği bilinmemektedir. Ayrıca günümüze kadar ulaşan Fener Rum patrikhanesinde ki Bizans arşivleri de bu konuda araştırılmamıştır. Osmanlı dönemi basın yayın organları Yalova ve Marmara adasında yeni gömülen cenazelerin mezarlar kazılarak alındıklarını sıkça yazmış hatta bunun büyücülerin, hortlakların, yahut cadıların işleri olduğuna dair söylentilere yer vermiştir. Bir süre sonraysa özellikle Marmara adasında ahaliden bazı kimseler deniz kenarında ki mezarlıkta tek gözlü 22 arşın boyunda yılan benzeri bir serhanın kafasından kavradığı bir cenazeyi denize sürüklediğini anlatmıştır. Erken Bizans dönemin de adı Prokonnesos olan ada 13. yüzyıl başlarında Marmara adası olarak anılmaya başlanmıştır. 15. yüzyıl içinde Ada yönetimini ellerine geçiren Türkler dile kolay geldiği için Marmara adını kullanmışlar ve bu isim zamanımıza dek süregelmiştir. Marmara Adasında Türklük ve İslamlığın eski dönemlere kadar uzandığını belgeleyen mezar taşlarına rastlanmaktadır. Osmanlı yönetimi esnasında Marmara Adası uzun süre çevrenin en önemli ilçesi durumundaydı.  Marmara Adasını ilk ve son ziyaret eden son Osmanlı Sultanı Abdülaziz’dir. Marmara Adası’nın kuzeyinde Saraylar beldesi çevresinde bulunan antik mermer ocakları ile ünlü bu şehirde antik çağdan günümüze kadar mermerin hammadde olarak çıkarıldığı görülür. MÖ 844 yıllarında Prokennesos Miletos’un bir kolonisi olarak kurulmuş yüzyıllar boyunca mermeri ile ün kazanmıştır. Prokonnesos mermeri MÖ 4. yüzyılda Ephesos’un ünlü Artemis Tapınağı’nın sütunlarında ve Hlikarnessosos Satrapı Mausolos’un sarayında kullanılmıştır. Ayrıca Roma İmparatorunun mermer ihtiyacını karşılamada Prokonnesos önemli bir rol oynamıştır. I. Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Marmara adası çeşitli ulusların bayraklarını taşıyan daimi uğrak yeriydi. Marmara Adasında ilk kez telgraf 25 Ekim 1911’de, telefon ise 1914’te girmiştir. İlk buharlı motor ise 1912’de Mermercik’deki ermer fabrikasının kurulmasıyla gelmiştir. Ada nüfusunun çoğunluğunu Rum kökenli yurttaşlar oluştururdu. Ancak zamanın devletleri arasındaki siyasi gelişmelerden dolayı gerek adadan dışarıya gerekse dışarıdan adaya göçler dolayısıyla nüfus sürekli olarak değişiklik göstermiştir. Zamanın resmi istatistiklerine göre 15.400’e ulaşan ada nüfusunun gayrimüslim halkı 1915 senesinde Osmanlı Hükümetince Anadolu’ya yani Bandırma, Kirmastı, Karacabey ve bu çevredeki diğer köylere yerleştirilmiştir. Bu göçmenlerin bir kısmı 1919’da Ada’ya geri dönmüşlerdir.

Marmara Denizi Canavarı
Ada’nın hızlı nüfus dönüşümlerine rağmen yeni gelen halk hızla adapte olarak günümüze kadar ada kültürünü muhafaza etmişlerdir. Canavara dair ada halkının inancı günümüze kadar devam etmiştir. 1930 larda Marmara adasında deniz kenarın da bulunan top ağaç ve saraylar mezarlıklarından yeni gömülen cenazelerin kaybolması üzerine söylentiler ayyuka çıkmış, 1935 senesin de ise balıkçılar tarafından 2 canavar yakalanmıştır.  1. Nisan 1935 tarihli Cumhuriyet gazetesi bu canavarları haberleştirip resimlemiştir. Yakalanan tek gözlü dev ağızlı 60 ile 120 cm boyun da dişleri olan bu iki canlının bir tanesi 7.5 metre diğeri ise 9.5 metre boyundadır ve daha evvel literatüre geçmemiş yeni bir canlı türüdür. Ancak deniz bilimciler bu yeni türün sadece denizde yaşayıp amfibik olmadıklarını yani karaya çıkamayacaklarını söylemişlerdir. Yani mezarlıklarda yaşanan ve halkın gözlemlediği canavarların bunlar olamayacakları açık şekilde ortaya konmuştur. Yine de bu durum denizlerde halen bilmediğimiz pek çok canlı türü olduğunun açık bir kanıtı niteliğindedir. Marmara denizi canavarına dair en çok bilinen tanıklık 1970 lerde iki balıkçının başından geçen olaydır. Gecenin bir yarısı teknelerini limana bağlayan iki balıkçı, Anadol pikaplarına atlayıp evlerinin yolunu tutmuşlar. Yol mezarlığın yanından geçiyormuş. Arabayı süren bu mezarlıktan korktuğu için dualar ediyor. Diğeri batıl korkuları olmadığından arkadaşıyla dalga geçiyormuş. Bu sırada şoför aniden firene asılır. Çünkü ince bir ağaç enlemesine yola devrilidir. Şoför ’Ben hayatta inmem’ der. Diğeri babayiğit bir adammış, ’Ben tek başıma hallederim’ diyerek araçtan çıkar. Gece karanlığında ince uzun ağaca bakıp: ’Kavak ağacı galiba’ diye geçirir aklından. Yaklaşıp ağacın gövdesine sarılıp da ağacın kabuğunun yumuşak olduğunu ve kımıl kımıl hareket ettiğini hissedince babayiğitlik filan kalmaz aynen tabanları yağlar. Arkadaşını dikkatle izleyen şoför ağacın hareketlendiğini ve yukarı doğru kalktığını görünce, karşısındakinin ağaç değil de 10 – 20 metre boyunda dev bir yılan olduğunu fark eder. Yılan başını kazdığı mezardan çıkarınca şöför dehşete düşer. Allahtan karnını mezarda doyurduğu için canavar ne şoföre ne de arkadaşına saldırmaz. Denize doğru hızlıca sürünür ve gözden kaybolur. İki arkadaş perişan halde köylerine döner. Sonradan köyün yaşlılarından yılanın Marmara denizinde yaşayan ve denize yakın mezarlardaki, yeni gömülen ölüleri yiyerek yaşayan bir canavar olduğunu öğrenirler. Anlattıklarına göre daha önceleri yılanın çok aç kaldığında balıkçı teknelerine dahi saldırdığı olurmuş. O zamanlarda Yalova ve Kumla’da da ortaya çıkarmış. Marmara Canavarı’yla karşılaşan herkes söz birliği etmişçesine yılanın bir kavak ağacı boyu ve eninde olduğunu söylemektedir.
Marmara Denizi Canavarı

Bir başka olayda 1990 senesin de Marmara adasında büyüyüp İstanbul’a yerleşen birinin başından geçmiş bir olay daha var. Gündüz vakti yaşandığından tanık canlıyı net şekilde teşhir etmiştir. Tanık ailesini ziyaret etmek üzere Marmara adasına gider. İnancı gereği saraylar mezarlığında bulunan dedesinin mezarını ziyaret etmek üzere öğle saatlerin de mezarlığa gider. Dedesinin mezarı başında dua ettiği sırada 40 – 50 metre ötesin de ki mezarların arasından bir şey geçtiğini görür kafasını kaldırıp biraz daha dikkatlice baktığında 15 metre boyunda simsiyah yılana benzeyen ancak tek gözü timsah gibi uzun bir ağızı ve önde iki küçük ayağı olan dev bir canlının sürünme yürüme karışımı bir hareket tarzıyla hızla denize doğru ilerlediğini anlar. Korkmasına rağmen mesafeyi koruyarak izlemeye başlar bu arada deniz de sahile yakın bir konumda bulunan balıkçılarda ağaçların altından açığa çıkan canavarı fark eder. Canavar daha sonra Marmara denizinin soğuk ve karanlık sularına dalarak hızla gözden kaybolur. 2000li yıllarda yerel araştırmacılar konuya ilgi duymuş Marmara adası sakinleri ile bir düzine görüşme gerçekleştirmişlerdir. Yapılan görüşmeler neticesinde ada da 250 – 300 kişinin Marmara denizi canavarı veya adalıların verdiği adla Marmara denizi yılanını gördüklerini söylemiş hepsi de canlının görünüşünü aşağı yukarı aynı şekil de tasvir etmiştir. Hatta adada bulunan iki mezarlıkta deniz kenarında olduğundan evvelden yakınları ölenler defin işlemini mezarlığın karaya en yakın kısmına yapmışlar bu sebeple de mezarlığın deniz kenarında ki kısımları nispeten daha boş kalmıştır.  Araştırmacılara göre bu yaratık bölgeye has amfibi bir tür deniz yırtıcısı balıkların hızlı göç hareketleri neticesinde bazı dönemlerde besin kaynakları azalınca da karaya çıkıp yeni defnedilmiş taze cenazelerle besleniyor. Gerçekten de hem Marmara adasında hem de Yalova da denize yakın bulunan mezarlıklarda pek çok kayıp cenaze vakası vardır. Nitekim ada gibi küçük bir yerde sıradan insanların cenazelerinin ortadan kaybolması normal bir şey değildir. Adada bulunan 2 müslüman mezarlığı topağaç ve saraylar mezarlıkları tarihleri oldukça eski olmalarına rağmen 2001 senesinde bilgisayarla kayıt sistemine geçmiştir. Bu sebeple de bundan evvel kaybolan cenazeler kayıtlara geçmemiştir. İstanbul’un Tuzla ilçesinde de zaman zaman canavar gözlemleri yapılmış ve ihbar edilmiştir. Bu gözlemleri yapanların büyük çoğunluğu ise balıkçılardır. Balıkçıların anlattıklarına göre 2002 senesin de bir balıkçı teknesi geceden attığı ağları toplamak üzere limandan ayrılır. Açılmadan evvel bir süre düşük hızla sahile paralel bir rota izler. Bu sıradan güvertede çay içmekte olan birisi sahilde tepede ağaçlık alanda bulunan bölgede simsiyah bir şeyin hareketsiz yatmakta olduğunu görür. Hemen arkadaşlarına ve kaptana da gösterir. Kaptan dürbünle baktığında bunu anakonda tarzı dev bir yılan zanneder. Meraklarına yenik düşerek biraz daha sahile yaklaşırlar. Bu sırada canlı aniden hareketlenir ve onlara doğru ilerlemeye başlar. Bu canlı yılan gibi görünmesine rağmen timsah gibi uzun bir ağızı ve tek gözü vardır.

Marmara Denizi Canavarı
Yaratık suya girer ve deniz yüzeyinde kıvrıla kıvrıla balıkçı teknesine doğru yüzmeye başlar. Tüm gemi tayfası güverteye üşüşür ve bu duruma şahit olur. Nihayet geminin 5 metre kadar yanına geldikten sonra aniden suyun derinliklerine dalar ve gözden kaybolur. Yine Tuzla’da bir şantiye çalışanı inşaat sahasında çalışırken sahanın 100 metre ilerisin de devasa bir şey fark eder başta bunu bir tür boru zanneder. Hatta içten içe işçilere malzemeyi sağa sola attığı için kızar da ne olduğunu anlamak için o tarafa doğru yürümeye başlar yakınlaştıkça görüntüde netleşir. Oda başlarda bunu bir çeşit yılan zanneder ancak canlı yaklaşan kişiyi fark edince dönüp bakar. Adam tek gözlü timsah ağızlı bu dev canavarı görünce irkilir. Korkuyla hızla depoya doğru kaçar. Daha sonra yanına gelen diğer işçilere olayı anlatır kazma küreklerle hep birlikte çıkıp etrafı kontrol ederler ancak canavardan bir iz yoktur. Yıllarca yapılmış bunca gözleme, görgü tanığına ve hadiseye rağmen ne yazık ki Marmara denizi canavarı konusu bir türlü bilimsel olarak profesyonellerce araştırılmamıştır. Bu yüzdende bu canlının ne olduğu ortaya çıkartılamamış ve bilimsel olarak kalmıştır. Geçen uzun yıllara baktığımızda bu varlık çok uzun ömürlü değilse muhtemelen eş edinip neslini devam ettirmektedir. Bu da tek bir canavar değil daha fazla olduğu anlamına gelmektedir. Ayrıca canavar neden aç kaldığında yüzen insanlara saldırmak yerine yeni ölen cenazeleri hedef seçmektedir. Acaba leşçil bir türmüdür? Bu ve bunun gibi cevapsız kalan pek çok soruyla birlikte Marmara denizi canavarı belki de halen Marmara denizinin soğuk ve karanlık derinliklerinde yaşamını devam ettirmektedir.

3.Dünya Savaşı Ne Zaman Başlayacak?

3.Dünya Savaşı Ne Zaman Başlayacak?

5000 Yıllık yazılı insanlık tarihin de insan oğlunun savaşsız geçirdiği yıl sadece 257 senedir. Buda demek oluyor ki savaşlar çıkartmak, yok etmek insanların genlerinde var. Dünya savaş tarihine hızlıca bir göz attığımızda savaşların başlıca sebeplerinin, Din, toprak ve kaynak olduğu açık şekilde görülmektedir. Tarih sahnesine çıkmış pek çok büyük komutan, harp sanatını icra etmelerine rağmen savaşlar hakkında söyledikleri sözler oldukça ironiktir.

3.Dünya Savaşı Ne Zaman Başlayacak?
Barışta oğullar babalarını, savaşta da babalar oğullarını gömerler. Lidya Kralı Krezüs
Savaşı kazanacak kadar kuvvetli, savaştan kaçacak kadar akıllı olmalıyız. Çünkü savaş intihar etmekten bile daha delicedir. Eski Amerikan Başkanı Lyndon B. Johnson
Savaşta ahlak olmaz. Napolyon Bonaparte
Savaş insanları toplu katliamlara sürükleyen bir cinnet halidir. Gazi M.K. Atatürk
Yurtta Sulh Cihanda Sulh! Gazi M.K. Atatürk
Savaş, hiledir, hileden ibarettir. Hz Muhammed (S.A.V.)

1900’lerin başlarına kadar çıkan savaşlar teknolojik ulaşım zorluklarının da etkisi ile yerel olarak kalmış ve verdiği zararlar göreceli olarak sınırlı olmuştur. 1900’lerin ilk çeyreğin de ise Fransa, İngiltere, Rusya ve İtalya’nın başını çektiği itilaf devletleri ile Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu’nu kapsayan ittifak devletleri arasında Dünyanın o güne kadar görmüş olduğu en yıkıcı çatışma olan 1. Dünya savaşı patlak verdi. 4. Yıl süren savaş 40 milyon kişinin canına mal oldu. Birkaç on yıl sonra 1 ekim 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgaliyle 2. Dünya savaşı patlak verdi. Almanya işgal ettiği her yerde Yahudileri toplayıp öldürüyordu. Bu aynı zamanda dünya tarihinde bir ırka karşı başlatılan en geniş kapsamlı kitle imha hareketiydi. İlk savaştan geçen kısa süreye rağmen teknoloji çok hızlı gelişerek çok daha korkunç savaş silahlarının üretilmesine olanak sağlamıştı. Öte yandan Almanlar’ın yeni ve daha yıkıcı silahlar üretmek için yaptıkları arge çalışmaları günümüz silikon tabanlı teknolojinin temellerini atmış, roket motorları uzaya çıkmamızı sağlamış, kamplarda Mengele gibi doktorların esirler üzerinde yaptıkları deneyler neticesinde pek çok hastalık detaylı olarak tespit edilmiş ve tıp savaştan günümüze kadar adeta bu sayede çağ atlamıştır. 9 Mayıs 1945’de Almanya’nın koşulsuz teslim oluşuyla 2. Dünya savaşı sona ermiştir. Bu savaş 65 Milyon kişinin ölümüne sebep olmuştur. Okullarda bu iki büyük savaşın sebepleri Avrupa’da yükselen milliyetçi akım, silahlanma yarışı ve daha fazla kaynak arayışı olarak öğretilmekte tarihte de böyle yazmaktadır. Tarihi kayıtlarda savaşların başlangıç sebepleri o denli saçmadır ki günümüz tarihçileri dahi bunları açıklamakta imtiza eder. İlk savaş Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi 2. Savaşsa Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesi sebebiyle çıktığı tarihi vesikalara geçmiştir. Oysa gerçekler yazılmasa da gerçek olarak kalmayı sürdürür ve su götürmez delillere dayanır. Özellikle 2. Dünya savaşını incelersek bu şaibeli tarih adı altında yutturulan yalanların gerçek yüzünü kolayca anlarız. M.Ö. 586 senesinde kurulan Siyonizm Yahudileri vaat edilmiş topraklara yerleştirmeyi amaçlar. Tarihi pek çok dinden bile daha eski olan bu tarikan dünya üzerinde ki tüm paranın ve devletlerin kontrolünü ellerine tutmaktadır. Bunun anlamıysa savaşlara onların karar verdiğidir. Vaat edilmiş topraklara Yahudileri yerleştirmek adına harekete geçen siyonizm ilk olarak Osmanlı idaresinde ki Kudüs’ü satın almak istedi. Fakat Sultan Abdülhamid’in “Kanla alınmış topraklar parayla satılmaz.” Diyerek teklifi ret etmiş ve tüm diplomatik kanalları kapatmıştır. Elbete ki Siyonistler vaz geçmemiştir. 1. Dünya savaşı ile Osmanlı’yı lav ettiler. Akabinde İngiliz kuklası olarak kurulan Arap devletlerinden Kudüs ve civarında toprak satın aldılar. Ancak bir sorun vardı. Avrupa’da işleri yolunda olan Yahudiler Kudüs’e yerleşmek istemiyordu.

3.Dünya Savaşı Ne Zaman Başlayacak?
İşte bu sebeple Yahudiler Rothschild ailesi önderliğinde Alman devletini ve önemli silah sanayi kuruluşlarını finanse etmiş hatta hibe krediler vermişlerdir Bunun üzerine Almanya tarihin gördüğü en büyük mekanize orduyu kurarak tüm Avrupa’da bir Yahudi avı başlatmışlardır. Kaçıp kurtulan Yahudilerse tahmin edebileceğiniz gibi bedava ev ve arazi verilen Kudüs’ün yolunu tutmuşlardır. Nihayet savaşın bitiminden 3 sene sonra 14 mayıs 1948’de İsrail resmen kurulmuştur. Yine de vaat edilmiş toprakların tamamına henüz halen sahip olunamamıştır. 2. Dünya savaşının ardından dünya belki de binlerce yılda yaşayacağı teknolojik gelişimi 50 sene içerisinde yaşamış ayrıca dünya nüfusu da hiç olmadığı kadar artmıştır. Hal böyle olunca da artık savaşların şekli ve yapısı değişmiştir. Yeni silahlar çok etkili ve hassas olmasına rağmen artık büyük devletler savaşları istihbarat ve ekonomik güçle sürdürmektedirler. Hedef ülkeye yapılan çeşitli ambargoların ardından sıkışan ekonomiyle bunalan halkın arasına uzman istihbarat elemanları salınarak halklar kutuplaştırılır ve çeşitli gruplar, örgütler adı altında iyice bölünme sağlanarak çatışma ortamı hazırlanır. Her taraf ülke bir grubu siyasi askeri ve ekonomik açıdan destekler ve çatışma başlar. Ancak hami olan büyük devletler asla direkt olarak karşı karşıya gelmezler. Bunun en güzel örneğini günümüz Suriye ve Irak’ında açık şekilde görmekteyiz. Ayrıca İsrail sınırları dışında kalan ancak Vaat edilmiş topraklar olarak görülen ve Türkiye’nin doğusunu da kapsayan bölgede çatışmaların asla durmadığı da büyük bir gerçektir. 3. Dünya savaşı şu ana kadar sıkça eşiğine gelinmiş olmasına rağmen başlamamıştır. Daha evvel komünizm ve kapitalizm adı altında Sovyet Rusya ve Amerika sıkça karşı karşıya gelmiş her defasında savaşın eşiğinden dönülmüştür.

İki ülke arasında durum bugün de pek farklı değildir. Ara ara tansiyon ciddi şekilde artmakta ve iki ülkenin tarihten gelen dirsek teması stabil olmayan bir şekilde sürmektedir. Günümüz de sahne de Çin gibi büyük bir aktör daha vardır. 3. Dünya Savaşının tarafları aşağı yukarı bellidir.

Amerika:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 1.281.900
Toplam Askeri Personel Sayısı: 2.083.100
Savunma Bütçesi: 647.000.000.000$
Uçak Sayısı: 4.792
Helikopteri Sayısı: 973
Tank Sayısı: 5.884
Zırhlı Savaş Aracı: 38.822
Uçak Gemisi Sayısı: 20
Denizaltı Sayısı: 66
Diğer Savaş Gemileri: 1.139

Fransa:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 210.000
Toplam Askeri Personel Sayısı: 814.000
Savunma Bütçesi: 35.750.000.000$
Uçak Sayısı: 941
Helikopteri Sayısı: 714
Tank Sayısı: 740
Zırhlı Savaş Aracı: 6.982
Uçak Gemisi Sayısı: 4
Denizaltı Sayısı: 11
Diğer Savaş Gemileri: 424

Almanya:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 185.000
Toplam Askeri Personel Sayısı: 612.000
Savunma Bütçesi: 36.700.000.000$
Uçak Sayısı: 506
Helikopteri Sayısı: 432
Tank Sayısı: 722
Zırhlı Savaş Aracı: 6.012
Uçak Gemisi Sayısı: 0
Denizaltı Sayısı: 7
Diğer Savaş Gemileri: 241

İngiltere:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 624.000
Toplam Askeri Personel Sayısı: 1.511.000
Savunma Bütçesi: 112.300.000.000$
Uçak Sayısı: 1.741
Helikopteri Sayısı: 962
Tank Sayısı: 1.133
Zırhlı Savaş Aracı: 5.139
Uçak Gemisi Sayısı: 2
Denizaltı Sayısı: 10
Diğer Savaş Gemileri: 614

Rusya:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 1.013.628
Toplam Askeri Personel Sayısı: 3.586.128
Savunma Bütçesi: 147.000.000.000$
Uçak Sayısı: 2.234
Helikopteri Sayısı: 511
Tank Sayısı: 2.300
Zırhlı Savaş Aracı: 27.400
Uçak Gemisi Sayısı: 1
Denizaltı Sayısı: 62
Diğer Savaş Gemileri: 741

Çin:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 1.963.711
Toplam Askeri Personel Sayısı: 6.341.547
Savunma Bütçesi: 391.000.000.000$
Uçak Sayısı: 2.487
Helikopteri Sayısı: 1.103
Tank Sayısı: 5.961
Zırhlı Savaş Aracı: 33.500
Uçak Gemisi Sayısı: 7
Denizaltı Sayısı: 54
Diğer Savaş Gemileri: 1.319

İran:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 534.000
Toplam Askeri Personel Sayısı: 984.000
Savunma Bütçesi: 18.000.000.000$
Uçak Sayısı: 477
Helikopteri Sayısı: 318
Tank Sayısı: 1.616
Zırhlı Savaş Aracı: 3.975
Uçak Gemisi Sayısı: –
Denizaltı Sayısı: 8
Diğer Savaş Gemileri: 390

Kuzey Kore:
Aktif Askeri Personel Sayısı: 1.100.000
Toplam Askeri Personel Sayısı: 6.104.000
Savunma Bütçesi: 9.000.000.000$
Uçak Sayısı: 910
Helikopteri Sayısı: 260
Tank Sayısı: 4.200
Zırhlı Savaş Aracı: 6.774
Uçak Gemisi Sayısı: –
Denizaltı Sayısı: 70
Diğer Savaş Gemileri: 714

İttifakların toplam güçleri ise şu şekilde olacaktır;
Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere ittifakının

Aktif Askeri Personel Sayısı: 2.300.900
Toplam Askeri Personel Sayısı: 5.020.100
Savunma Bütçesi: 1.461.360.000.000$
Uçak Sayısı: 7.980
Helikopteri Sayısı: 3.081
Tank Sayısı: 8.479
Zırhlı Savaş Aracı: 56.955
Uçak Gemisi Sayısı: 26
Denizaltı Sayısı: 94
Diğer Savaş Gemileri: 2418

Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore ittifakının;

Aktif Askeri Personel Sayısı: 4.611.339
Toplam Askeri Personel Sayısı: 17.015.675
Savunma Bütçesi: 565.000.000.000$
Uçak Sayısı: 6.108
Helikopteri Sayısı: 2.192
Tank Sayısı: 14.077
Zırhlı Savaş Aracı: 71.649
Uçak Gemisi Sayısı: 8
Denizaltı Sayısı: 194
Diğer Savaş Gemileri: 3.164

Bir de ülkemizin durumuna göz atalım;

Aktif Askeri Personel Sayısı: 612.900
Toplam Askeri Personel Sayısı: 1.112.341
Savunma Bütçesi: 48.000.000.000$
Uçak Sayısı: 1.512
Helikopteri Sayısı: 570
Tank Sayısı: 4.460
Zırhlı Savaş Aracı: 7.133
Uçak Gemisi Sayısı: –
Denizaltı Sayısı: 12
Diğer Savaş Gemileri: 647

3.Dünya Savaşı Ne Zaman Başlayacak?
Türkiye böyle bir savaşta elinden geldiğince tarafsızlığını koruyacaktır. Ancak her iki ittifakta Türkiye’yi kendi tarafında savaşa sokmak isteyecektir. Nitekim hem coğrafi konumu hem de askeri gücü hasebiyle savaşın sonuçlarında büyük etkisi olacak bir ülkedir. CIA Türkiye ofisinin hazırladığı rapora göre olası bir savaş durumunda Türkiye seferberlik ilanı ile 24 milyon kişilik bir ordu kurup donatacak kapasiteye sahiptir. Ayrıca raporda dikkat çeken bir başka hususta Türkiye’nin tarihi, milli, dini bağlarının bulunduğu Endonezya, Pakistan, Türkmenistan, Azerbaycan gibi pek çok ülkeden ciddi şekilde askeri ve maddi destek göreceğine yer verilmiştir. Rakamlara bakıldığında böylesine bir savaşın etkileri daha önce görülmemiş kadar büyük olacağı aşikardır. Komple teorileri bilimsel dayanakları olduğu sürece saygındır. 3. Dünya savaşı hakkında yapılmış çoğu teoride delinin birini nükleer füze atar savaşı başlatır gibi şeyler duymak mümkündür ancak bunlar son derece asparagastır. Peki şimdiye değin 3. Dünya savaşı neden çıkmamıştır? Bu sorunun 3 cevabı var. 1. Sebebi ekonomiktir. Amerika dahil ülkelerin tamamı borç batağında cari açıkla mücadele etmektedir. Savaş sadece silahlarla değil onun arkasında üreten fabrikalar ve devamlı gelen bir mali kaynakla yapılmaktadır. Nitekim Amerika’nın kullandığı bazı uçakların fiyatı 3 milyar dolara kadar çıkmakta atılan bir tane akıllı bomba ise 2 – 3 milyon dolar civarındadır. Günümüzde Çin devasa nüfusunu doyurmak için ihtiyacı olan paranın büyük kısmını ihracattan elde etmektedir. İhracatınınsa %42 sini Amerika’ya %33 nüyse Nato ülkelerine yapmaktadır. Dolayısıyla ülkelerin böyle bir savaşı 3 aydan fazla finanse edebilmeleri mümkün görünmemektedir. 2. Sebebi ise gelişen silah teknolojisidir. Şaşırdığınızın farkındayım. 2. Dünya savaşına dönecek olursak ülkeler sadece hammaddeyi dışarıdan ihraç edip günümüze göre daha analog olan silah sistemlerini tek başlarını bir şekilde üretip savaş sahnesine sürebiliyorlardı. Günümüzde ise yerli olgusu bu karmaşık teknolojik gelişmeler karşısında yok olmuştur. Hele konu silah sistemleri olunca olay daha da karmaşık bir hale gelmektedir. Amerika dahil hiçbir ülke %100 yerli üretim yapamamaktadır. Alt yüklenici diye tabir edilen firmalar çoğu ürünü yurt dışında fason olarak yaptırmaktadır. Örneğin Amerikan Hava Kuvvetlerinin bel kemiğini oluşturan F-22 Raptor Avcı uçaklarının kontrol ve pilot yongası gibi kritik öneme sahip parçaları Çin’de fason üretilip Amerikan menşei vurulmakta. İniş takımları Hindistan’da Fason üretilip Amerikan menşi vurulduktan sonra uçaklara monte edilmektedir. Aynı şekilde Çinlilerin Medarı iftiharı Chengdu J-10 avcı uçaklarının lazer ve güdüm sistemleri Amerika’da fason ürettirilip Çin menşei ile kullanılmaktadır. Rusların Efsanevi Mig ve Su tipi saldırı uçaklarının da pek çok parçası Avrupa’dan temin edilmektedir. Şu durumda bu ülkeler birbirleri ile savaşmaya başladıklarında bu kritik parçalar -ki pek çoğunu üretmek için milyarlarca dolar kaynak ve yıllarca süren ar-ge çalışmaları gerekmektedir. Temini mümkün olamayacağından teknik teçhizatlar kısa sürede devre dışı kalacaktır. 3. Ve en önemli sebepse böyle bir savaşın siyonizmin işine gelmemesidir. Siyonistler istemedikçe hiçbir ülke dünyada tek bir kurşun dahi atamazlar. Dünyanın genel konjonktürüne baktığımızda önümüzde ki 20 sene için böyle bir savaşın söz konusu olması mümkün görülmemektedir.