Wendigo Kızılderili Efsanesinin Yamyam Canavarı

"Wendigo efsanesi: Gizemli tarih ve mitolojik yamyam canavarın görsel analizi."

#gizemlervebilinmeyenler   #Wendigo  #Korku  #Efsane Gezegendeki her kültür, kendine özgü gelenekler ve mitolojilerle özdeşleşir. Örneğin İskoçya’da yayla halkı Ölüm Perisi efsanesine sahiptir. Avustralya’nın yerli kabileleri Warrigal hikayelerini paylaşıyor. Amerika’da, orijinal kuzey sakinleri Algonquins, efsanevi Wendigo’yu anlatıyor. Algonquin efsanesi, kabus yaratığını, çıkıntılı kemiklerin çıkıntılı mahmuzlarının üzerine lateks bir elbise gibi sıkıca gerilmiş soluk küllü bir cilde sahip … Devamını oku

KOCA AYAK EFSANESİ GERÇEK Mİ?

KOCA AYAK EFSANESİ GERÇEK Mİ?

#yaratık  #kocaayak  #gizemlervebilinmeyenler İNSANOĞLU YERYÜZÜNÜ FETHETTİ Kıtaları okyanusları ölçtü biçti Fakat yine de Dünya’da henüz içine tam olarak girilmemiş öyle geniş ormanlar var ki, buralarda neler olup bittiğini anlamak uzaya çıkmaktan daha zor. Bir kocaayak bilmecesidir gidiyor. Nedir bu insan mı. hayvan mı  yoksa biz Dünyalıların aklının almayacağı başka bir varlık mı? Son yıllarda koca … Devamını oku

Aswang Filipino Halk Canavarı

Aswang Filipino Halk Canavarı

Aswang Filipino Halk Canavarı   Aswang, vampir, cadı ya da kurtadam gibi birkaç yaratığın bir kombinasyonu gibi görünmesini sağlayan çeşitli özelliklere sahip olan bir canavardır. İsim, Sanskritçe kelimeden iblis anlamına gelen “Asura” dan türetilmiştir. Aswanglar genellikle gündüz maskelilerdir, ama genellikle sessiz ve utangaç insanlardır. Geceleri, genellikle yarasalar, kuşlar, ayılar, kediler veya köpekler gibi diğer canlıların formlarını alarak … Devamını oku

Marmara Denizi Canavarı

Marmara Denizi Canavarı

Marmara denizi canavarına tarihi kayıtlarda ilk olarak 1870lerde Osmanlı gazete ve mecmuaların da rastlanır.
Marmara Denizi Canavarı
Bizans’tan kalma bazı kabartmalarda da canavar tasvirleri yapılmışsa da bu konuda net bir inceleme yapılmadığından kabartmaların neyi temsil ettiği bilinmemektedir. Ayrıca günümüze kadar ulaşan Fener Rum patrikhanesinde ki Bizans arşivleri de bu konuda araştırılmamıştır. Osmanlı dönemi basın yayın organları Yalova ve Marmara adasında yeni gömülen cenazelerin mezarlar kazılarak alındıklarını sıkça yazmış hatta bunun büyücülerin, hortlakların, yahut cadıların işleri olduğuna dair söylentilere yer vermiştir. Bir süre sonraysa özellikle Marmara adasında ahaliden bazı kimseler deniz kenarında ki mezarlıkta tek gözlü 22 arşın boyunda yılan benzeri bir serhanın kafasından kavradığı bir cenazeyi denize sürüklediğini anlatmıştır. Erken Bizans dönemin de adı Prokonnesos olan ada 13. yüzyıl başlarında Marmara adası olarak anılmaya başlanmıştır. 15. yüzyıl içinde Ada yönetimini ellerine geçiren Türkler dile kolay geldiği için Marmara adını kullanmışlar ve bu isim zamanımıza dek süregelmiştir. Marmara Adasında Türklük ve İslamlığın eski dönemlere kadar uzandığını belgeleyen mezar taşlarına rastlanmaktadır. Osmanlı yönetimi esnasında Marmara Adası uzun süre çevrenin en önemli ilçesi durumundaydı.  Marmara Adasını ilk ve son ziyaret eden son Osmanlı Sultanı Abdülaziz’dir. Marmara Adası’nın kuzeyinde Saraylar beldesi çevresinde bulunan antik mermer ocakları ile ünlü bu şehirde antik çağdan günümüze kadar mermerin hammadde olarak çıkarıldığı görülür. MÖ 844 yıllarında Prokennesos Miletos’un bir kolonisi olarak kurulmuş yüzyıllar boyunca mermeri ile ün kazanmıştır. Prokonnesos mermeri MÖ 4. yüzyılda Ephesos’un ünlü Artemis Tapınağı’nın sütunlarında ve Hlikarnessosos Satrapı Mausolos’un sarayında kullanılmıştır. Ayrıca Roma İmparatorunun mermer ihtiyacını karşılamada Prokonnesos önemli bir rol oynamıştır. I. Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Marmara adası çeşitli ulusların bayraklarını taşıyan daimi uğrak yeriydi. Marmara Adasında ilk kez telgraf 25 Ekim 1911’de, telefon ise 1914’te girmiştir. İlk buharlı motor ise 1912’de Mermercik’deki ermer fabrikasının kurulmasıyla gelmiştir. Ada nüfusunun çoğunluğunu Rum kökenli yurttaşlar oluştururdu. Ancak zamanın devletleri arasındaki siyasi gelişmelerden dolayı gerek adadan dışarıya gerekse dışarıdan adaya göçler dolayısıyla nüfus sürekli olarak değişiklik göstermiştir. Zamanın resmi istatistiklerine göre 15.400’e ulaşan ada nüfusunun gayrimüslim halkı 1915 senesinde Osmanlı Hükümetince Anadolu’ya yani Bandırma, Kirmastı, Karacabey ve bu çevredeki diğer köylere yerleştirilmiştir. Bu göçmenlerin bir kısmı 1919’da Ada’ya geri dönmüşlerdir.

Marmara Denizi Canavarı
Ada’nın hızlı nüfus dönüşümlerine rağmen yeni gelen halk hızla adapte olarak günümüze kadar ada kültürünü muhafaza etmişlerdir. Canavara dair ada halkının inancı günümüze kadar devam etmiştir. 1930 larda Marmara adasında deniz kenarın da bulunan top ağaç ve saraylar mezarlıklarından yeni gömülen cenazelerin kaybolması üzerine söylentiler ayyuka çıkmış, 1935 senesin de ise balıkçılar tarafından 2 canavar yakalanmıştır.  1. Nisan 1935 tarihli Cumhuriyet gazetesi bu canavarları haberleştirip resimlemiştir. Yakalanan tek gözlü dev ağızlı 60 ile 120 cm boyun da dişleri olan bu iki canlının bir tanesi 7.5 metre diğeri ise 9.5 metre boyundadır ve daha evvel literatüre geçmemiş yeni bir canlı türüdür. Ancak deniz bilimciler bu yeni türün sadece denizde yaşayıp amfibik olmadıklarını yani karaya çıkamayacaklarını söylemişlerdir. Yani mezarlıklarda yaşanan ve halkın gözlemlediği canavarların bunlar olamayacakları açık şekilde ortaya konmuştur. Yine de bu durum denizlerde halen bilmediğimiz pek çok canlı türü olduğunun açık bir kanıtı niteliğindedir. Marmara denizi canavarına dair en çok bilinen tanıklık 1970 lerde iki balıkçının başından geçen olaydır. Gecenin bir yarısı teknelerini limana bağlayan iki balıkçı, Anadol pikaplarına atlayıp evlerinin yolunu tutmuşlar. Yol mezarlığın yanından geçiyormuş. Arabayı süren bu mezarlıktan korktuğu için dualar ediyor. Diğeri batıl korkuları olmadığından arkadaşıyla dalga geçiyormuş. Bu sırada şoför aniden firene asılır. Çünkü ince bir ağaç enlemesine yola devrilidir. Şoför ’Ben hayatta inmem’ der. Diğeri babayiğit bir adammış, ’Ben tek başıma hallederim’ diyerek araçtan çıkar. Gece karanlığında ince uzun ağaca bakıp: ’Kavak ağacı galiba’ diye geçirir aklından. Yaklaşıp ağacın gövdesine sarılıp da ağacın kabuğunun yumuşak olduğunu ve kımıl kımıl hareket ettiğini hissedince babayiğitlik filan kalmaz aynen tabanları yağlar. Arkadaşını dikkatle izleyen şoför ağacın hareketlendiğini ve yukarı doğru kalktığını görünce, karşısındakinin ağaç değil de 10 – 20 metre boyunda dev bir yılan olduğunu fark eder. Yılan başını kazdığı mezardan çıkarınca şöför dehşete düşer. Allahtan karnını mezarda doyurduğu için canavar ne şoföre ne de arkadaşına saldırmaz. Denize doğru hızlıca sürünür ve gözden kaybolur. İki arkadaş perişan halde köylerine döner. Sonradan köyün yaşlılarından yılanın Marmara denizinde yaşayan ve denize yakın mezarlardaki, yeni gömülen ölüleri yiyerek yaşayan bir canavar olduğunu öğrenirler. Anlattıklarına göre daha önceleri yılanın çok aç kaldığında balıkçı teknelerine dahi saldırdığı olurmuş. O zamanlarda Yalova ve Kumla’da da ortaya çıkarmış. Marmara Canavarı’yla karşılaşan herkes söz birliği etmişçesine yılanın bir kavak ağacı boyu ve eninde olduğunu söylemektedir.
Marmara Denizi Canavarı

Bir başka olayda 1990 senesin de Marmara adasında büyüyüp İstanbul’a yerleşen birinin başından geçmiş bir olay daha var. Gündüz vakti yaşandığından tanık canlıyı net şekilde teşhir etmiştir. Tanık ailesini ziyaret etmek üzere Marmara adasına gider. İnancı gereği saraylar mezarlığında bulunan dedesinin mezarını ziyaret etmek üzere öğle saatlerin de mezarlığa gider. Dedesinin mezarı başında dua ettiği sırada 40 – 50 metre ötesin de ki mezarların arasından bir şey geçtiğini görür kafasını kaldırıp biraz daha dikkatlice baktığında 15 metre boyunda simsiyah yılana benzeyen ancak tek gözü timsah gibi uzun bir ağızı ve önde iki küçük ayağı olan dev bir canlının sürünme yürüme karışımı bir hareket tarzıyla hızla denize doğru ilerlediğini anlar. Korkmasına rağmen mesafeyi koruyarak izlemeye başlar bu arada deniz de sahile yakın bir konumda bulunan balıkçılarda ağaçların altından açığa çıkan canavarı fark eder. Canavar daha sonra Marmara denizinin soğuk ve karanlık sularına dalarak hızla gözden kaybolur. 2000li yıllarda yerel araştırmacılar konuya ilgi duymuş Marmara adası sakinleri ile bir düzine görüşme gerçekleştirmişlerdir. Yapılan görüşmeler neticesinde ada da 250 – 300 kişinin Marmara denizi canavarı veya adalıların verdiği adla Marmara denizi yılanını gördüklerini söylemiş hepsi de canlının görünüşünü aşağı yukarı aynı şekil de tasvir etmiştir. Hatta adada bulunan iki mezarlıkta deniz kenarında olduğundan evvelden yakınları ölenler defin işlemini mezarlığın karaya en yakın kısmına yapmışlar bu sebeple de mezarlığın deniz kenarında ki kısımları nispeten daha boş kalmıştır.  Araştırmacılara göre bu yaratık bölgeye has amfibi bir tür deniz yırtıcısı balıkların hızlı göç hareketleri neticesinde bazı dönemlerde besin kaynakları azalınca da karaya çıkıp yeni defnedilmiş taze cenazelerle besleniyor. Gerçekten de hem Marmara adasında hem de Yalova da denize yakın bulunan mezarlıklarda pek çok kayıp cenaze vakası vardır. Nitekim ada gibi küçük bir yerde sıradan insanların cenazelerinin ortadan kaybolması normal bir şey değildir. Adada bulunan 2 müslüman mezarlığı topağaç ve saraylar mezarlıkları tarihleri oldukça eski olmalarına rağmen 2001 senesinde bilgisayarla kayıt sistemine geçmiştir. Bu sebeple de bundan evvel kaybolan cenazeler kayıtlara geçmemiştir. İstanbul’un Tuzla ilçesinde de zaman zaman canavar gözlemleri yapılmış ve ihbar edilmiştir. Bu gözlemleri yapanların büyük çoğunluğu ise balıkçılardır. Balıkçıların anlattıklarına göre 2002 senesin de bir balıkçı teknesi geceden attığı ağları toplamak üzere limandan ayrılır. Açılmadan evvel bir süre düşük hızla sahile paralel bir rota izler. Bu sıradan güvertede çay içmekte olan birisi sahilde tepede ağaçlık alanda bulunan bölgede simsiyah bir şeyin hareketsiz yatmakta olduğunu görür. Hemen arkadaşlarına ve kaptana da gösterir. Kaptan dürbünle baktığında bunu anakonda tarzı dev bir yılan zanneder. Meraklarına yenik düşerek biraz daha sahile yaklaşırlar. Bu sırada canlı aniden hareketlenir ve onlara doğru ilerlemeye başlar. Bu canlı yılan gibi görünmesine rağmen timsah gibi uzun bir ağızı ve tek gözü vardır.

Marmara Denizi Canavarı
Yaratık suya girer ve deniz yüzeyinde kıvrıla kıvrıla balıkçı teknesine doğru yüzmeye başlar. Tüm gemi tayfası güverteye üşüşür ve bu duruma şahit olur. Nihayet geminin 5 metre kadar yanına geldikten sonra aniden suyun derinliklerine dalar ve gözden kaybolur. Yine Tuzla’da bir şantiye çalışanı inşaat sahasında çalışırken sahanın 100 metre ilerisin de devasa bir şey fark eder başta bunu bir tür boru zanneder. Hatta içten içe işçilere malzemeyi sağa sola attığı için kızar da ne olduğunu anlamak için o tarafa doğru yürümeye başlar yakınlaştıkça görüntüde netleşir. Oda başlarda bunu bir çeşit yılan zanneder ancak canlı yaklaşan kişiyi fark edince dönüp bakar. Adam tek gözlü timsah ağızlı bu dev canavarı görünce irkilir. Korkuyla hızla depoya doğru kaçar. Daha sonra yanına gelen diğer işçilere olayı anlatır kazma küreklerle hep birlikte çıkıp etrafı kontrol ederler ancak canavardan bir iz yoktur. Yıllarca yapılmış bunca gözleme, görgü tanığına ve hadiseye rağmen ne yazık ki Marmara denizi canavarı konusu bir türlü bilimsel olarak profesyonellerce araştırılmamıştır. Bu yüzdende bu canlının ne olduğu ortaya çıkartılamamış ve bilimsel olarak kalmıştır. Geçen uzun yıllara baktığımızda bu varlık çok uzun ömürlü değilse muhtemelen eş edinip neslini devam ettirmektedir. Bu da tek bir canavar değil daha fazla olduğu anlamına gelmektedir. Ayrıca canavar neden aç kaldığında yüzen insanlara saldırmak yerine yeni ölen cenazeleri hedef seçmektedir. Acaba leşçil bir türmüdür? Bu ve bunun gibi cevapsız kalan pek çok soruyla birlikte Marmara denizi canavarı belki de halen Marmara denizinin soğuk ve karanlık derinliklerinde yaşamını devam ettirmektedir.

Felsefe Taşı Nedir?

Felsefe Taşı Nedir?

Felsefe taşı ezoteride iki ayrı anlam ifade etmektedir ilki fiziki bir taştır ve elementler üzerinde etkiye sahiptir. Simya ilmine göre dokunduğu her nesneyi altına dönüştüreceğine inanılır. Ancak hemen belirteyim Kimya bilimine göre herhangi bir maddeyi altına dönüştürmek mümkün değildir.

Felsefe Taşı Nedir?

Zira altın bir bileşik değil bir elementtir. Fakat bu olgunun güncellenmesi gerekmektedir. Keza bu konuda kimyagarlar yeni tez çalışmaları yürütmektedir. Nitekim günümüz teknolojisi ile laboratuvar ortamında yapay şekilde pek çok element üretilmeye başlanmış buda şimdiye kadar yüzlerce yıldır kabul gören az evvel bahsettiğimiz kimya biliminin her hangibi bir maddenin altına dönüştürülmesi mümkün değildir tezini çürütmüştür. Bu taşı elde edebilmek için birçok formül ve deneme yapılmıştır. Bu çalışmaları gerçekleştirenlerin pek çoğu altın elde etmekte başarısız olmuşlardır. Yine de tarihi kayıtlarda bazı kişilerin bu hedeflerine ulaştığını gösteren belgeler mevcuttur. Öte yandan bu çalışmalar modern kimyanın temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Felsefe taşı Simyacıların iki büyük hedefinin anahtarı olarak görülmüştür. Maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü bulmak. Bu taşın her dokunduğu maddeyi altına çevirmesinin yanında bu taştan elde edilecek iksirin ölümsüzlüğü sağladığı düşünülür. Ayrıca Avrupa’da müzelerde simyacılara ait olduğu düşünülen orta çağdan kalma taşı kullanmaya yaradığına inanılan pek çok mekanizma sergilenmektedir. Felsefe taşı iç simyada dış simyadakinden farklı olarak yorumlandığından, farklı bir anlama gelir. Ayrıca J. K. Rowling’in yazarı olduğu Harry Potter serisinde adı bolca geçmektedir. Kitaba göre Simyacı Nicolas Flamel taşı bulmuş ve 666 yaşındadır. Filmde bahsedilen bu durumu incelediğimizde tarihi kayıtlarla da kısmen örtüştüğünü görmekteyiz. Flamelden en çok Wilhelms Von Oranien’in özel doktoru olan Avrupa’nın saygın bilim adamlarından bir tanesi Jean Frederick Helvetius’un anılarında bahsedilir. Helvetius aynı zamanda simya alanında ismi en çok geçen insanlardan biridir. Daha 1776 yılının başlarında maddenin değişimi hakkında ayrıntılı bir rapor hazırlamış ve yayınlaşmıştı. Onun bu bilimsel makalesi bu gün bile itibar görmektedir. Ancak ona maddenin değişimi konusunda asıl ününü kazandıran kendi çalışmalarından çok Flamel’in yaptığı çalışmaların güvenilir bir Tanığı olmasıdır. 27 Aralık 1666 günü sabahı tanımadığı bir yabancının kendisini ziyaret ettiğini anlatır. Bu yabancı çok iyi giyimli olmamasına rağmen rahat tavırlarıyla dikkat çekmekteydi.

Felsefe Taşı Nedir?

Son derece kendini beğenmiş ve kendinden emin bir duruşu vardı. Selam verdikten sonra Helvetius ile görüşmek istediğini söyledi. Adam kendini sanatkar Flamel olarak tanıttı. O dönemde sanatkar kelimesi simya alanında sırrı bilen anlamında kullanılmaktaydı. Yabancı, Helvetius’a: “- Simyacıların eserlerinde bahsettikleri felsefe taşının rengini bilmenize, bileşimi ve özellikleri konusunda bu kadar engin bilgi sahibi olmanıza rağmen onu kendiniz üretmeyi niye düşünmediniz?” diye sordu. Helvetius “- Denedim, ancak beceremedim.” karşılığını verince, adam elinde tuttuğu küçük bir çuvalın içinden üzerinde garip desenler olan, küçük fildişi bir kutu çıkarttı. Kutunun içinde sarı cam parçasını anımsatan bir cisim duruyordu. Adam “- Bu küçücük parçacıktan 20 ton altın elde etmeye yetecek kadar -boya- bulunuyor” dedi. Boya simyada transmutasyonu sağlayan felsefe taşının bir başka adıydı.Bu küçük parçayı elinde bir süre tutarak inceleyen helvetius istemeye istemeye taşı sahibine verdi ve soru : “- Taş, niye yazılarda anlatılan renkte değil?”. adam yeniden kendinden oldukça emin bir şekilde rengin hiç bir anlam ifade etmediğini asıl önemli olanın taşın kullanıma hazır olup olmadığı olduğunu anlattı. Helvetius taştan küçük bir parçayı kendisine vermesini rica etti, yabancı kabul etmedi. Bu kez alim, en azından kendi gözleri önünde bir değişim yapması ricasında bulundu. Adam bunu da reddetti. “- Tekrar geleceğim!!!” diyerek Helvetius’un yanından ayrıldı. Gerçekten de bu tarihten sonra bir kaç kez daha bilim adamını ziyarete geldi. Bu ziyaretlerinden birinde taştan bir parçayı kopartarak Helvetius’a vermeyi kabul etti. Helvetius anılarında” Bana hardal tanesi iriliğinde küçük bir parça verdi. Sanki dünyanın en büyük hediyesini veriyor gibi davranıyordu. Ben bu parçanın dört kurşun tanesini bile değişime uğratmaya yetmeyeceğini söyleyince, o halde taşı geri vermemi istedi. Ben daha büyük bir parça vereceği umudu ile taşı kendisine geri verdim. halbuki o minicik parçayı bir kez daha ikiye bölerek yarısını kendine alıp diğer kısımını bana geri verdi. “- Size bu kadarı bile yeter!” diyerek söylendi. Yabancı bu parça ile 15 gramdan fazla kurşunu kolayca altına dönüştürebileceğini söyledi.

Felsefe Taşı Nedir?

Daha önce bir çok kereler denemeler yapmış olan Helvetius için elindeki minik parça hiç bir anlam ifade etmiyordu. Flamel yanında aletlerinin olmadığını tekrar geldiğinde işlemi Helvetius’un gözleri önünde yapacağını söyledi. Ancak Elias hiç bir zaman gelmedi. İddia edildiği gibi Flamel bir şarlatan olsaydı, mutlaka Helvetius’un gözünü boylamak için gelirdi ve belki de yanında getireceği kurşunlarla deneyi kendisi yapardı, ama gelmedi. Aradan bir süre geçtikten sonra Helvetius karısının zorlaması ile deneyi kendisi yapmaya karar verdi: “Karıma boyayı yani minik parçacığı balmumuna bulamasını söyledim. Bu arada ben de bir miktar kurşun hazırladım. Sonra balmumu ile kaplı boyayı kurşunun üzerine tutturdum. Her ikisini ateşe tuttum. Balmumu ıslığa benzer bir ses çıkartarak erimeye ve kurşuna işlemeye başladı öve on onbeş dakika sonra eriyen kurşun saf altına dönüştü. Hal değişimiminden önce kurşun oldukça parlak yeşil bir renk almıştı, ben dökünce kan gibi kırmızı oldu. Altını alarak hemen bir kuyumcuya gittik. Adam bunun gördüğü en iyi cins altın olduğunu söyleyerek karşılığında 50 Florin teklif etti.” Helvetius elindeki az bir miktar felsefe taşı ile pek çok deneme yapmış başarılı olmuş ve bunları kayıt altına almıştır. Helvetius’un kurşundan altına çevirdiği parçaların bazılar bugün Fransa’da müzelerde sergilenmektedir. Paulo Coelho’nun kitabı Simyacı kitabında bu taştan bahsetmektedir. Taşı yıllarca fırında pişirdikten sonra küçük bir parçası bile kurşunu altın yapabiliyor ve içinde çıkan bir su yaşlanma genlerini baskılayarak insanı genç tutuyor.
Felsefe taşının ikinci anlamı ise mecazidir ve V.İ.T.R.İ.O.L. kelimesi ile anlatılmaya çalışılan; içimizde arayıp bulabileceğimiz ezoterik bilgelik ve akıl taşıdır. Simya, hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan’da, Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa’da simyaya ilgi duyulmuştur. Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus’a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm’le yakından bağlantılı olmuştur. Simya ve Hermetizm, 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-Haç cemiyetinin doğuşunda da etkili olmuştur. Simyaya göre görünen iki element, Toprak ve Su, içlerinde görünmeyen iki elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Simyada Platon döngüsü denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir de dönüşüm vardır. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir. Bir yazar, “Sadece felsefe taşını yapmayı bilen kişi, onunla ilgili sözlerin anlamını bilir.” der.

Felsefe Taşı Nedir?

Simyada “İlk madde”yi elde etmek, tüm madenlerin türediği madde cevherini elde etmek değil, ruhsal varlığın ilk halini, yani maddi dünyada doğmadan önceki saf hali, saf şuur halini elde etmek anlamına gelir. Vitriol bir simya terimidir. Latince’de 7 sözcükten oluşan “Visita Interiora (Interiorem) Terræ (Tellus) Rectificando Invenies Occultum (Operae) Lapidem” cümlesindeki sözcüklerin baş harflerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş sembolik bir ifadedir. Bu cümle Türkçe’ye “Dünyanın derinliklerini içini ziyaret et, arıtırken gizli taşı (felsefe taşı’nı) bulacaksın.” biçiminde çevrilir. Bu cümledeki yeraltına inme sembolizmiyle belirtilmek istenen, cehenneme iniş olarak ifade edilen deneyimdir. Arzın merkezi iç dünyamızdır; ve bilgelik içimizde yatmaktadır. Ezoteride Mecazen Felsefe Taşı her insanda vardır. Ona bir taşa benzediği için değil, sadece sabit özelliğinden dolayı taş denilir, ateşin etkisine karşı koymada herhangi bir taş kadar başarılıdır… Özelliği ruhsaldır. O bir ruh veya mükemmellik timsalidir. Akıl, tekamülün birincil aracıdır. Tekamülün amacı ise, hakikati aramaktır. İnsan, Tanrıya ulaşma yolunda büyük bir aleve dönüşebilecek kıvılcımı kendi varlığı içinde saklamaktadır. Önemli olan bu kıvılcımın ortaya çıkartılmasıdır. Bu felsefe taşıdır. Tekamül, her bireyin kendi kapasitesi ile sınırlıdır. Eski bir deyişle, Bilgi bir denizdir ancak her akil birey ondan, kendi elindeki kabın büyüklüğü kadar su alabilir. Aranan Felsefe Taşı, ötede beride değil, bizzat insanın içinde, gönlündedir. Anlatılmak istenen, çeşitli bilinçaltı, cehalet, önyargı mertebelerinin ıslahından, yani taşın pürüzlerinin giderilmesine başlayarak, insanın kendi kendini sağlam bir bilinç ve karakter yapısı üzerinde yeniden inşa etmesidir. Yani, aradığı özü, kendi içindeki felsefe taşının içindedir. Bu bağlamda Felsefe taşı da mutlak olana, tanrısal öze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Öyleyse kendi içindeki Tanrısal özü bulmak isteyen kişi, tıpkı maddenin saflaştırılması gibi, kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan, içindeki Felsefe Taşına ulaşmalıdır. Felsefe taşı arayışı bir saflaştırmadır. Yer altı dünyası denilen kendi benliği içerisinde yol alış ve kendini tanımaktır. Tüm boş inançlardan ve bağnazlıklardan uzaklaşmaktır. Özündeki kötülükleri ve iyilikleri ortaya çıkarmaktır. Bencillikten uzaklaşmaya başlamaktır. Felsefe taşı, bir anlamda kendi kendini yargılama, vicdani hesaplaşma yani sembolik olarak cehenneme iniş ve ejderi öldürüştür. Yaşarken ikinci doğuştur. Kendini tanıma, bulduğu felsefe taşını yontmadır. Bunu gerçekleştirmek için yola çıkan kimse, bir daha asla eskisi gibi olmayacaktır.

Kaynak: Kült TV https://www.youtube.com/channel/UCAG5HALf4Y2G24ytrlgPocQ