- Osmanlı padişahı Sultan Abdülhamid Han 1905 senesinde Askeri akademiyi bitiren yüzbaşılara diplomalarını vermek üzere İstanbul Harp Akademisinde ki mezuniyet törenine katıldı. Akademi bahçesine tahtın kurulmasının ardından ismi okunan öğrenciler bizzat padişah-ı şahanelerinin ellerinden diplomalarını almaya başladılar. Sultanın elinden diploma alanlardan bir tanesi de genç yüzbaşı Mustafa Kemal’di. Koca sultan bu genç yüzbaşıya diplomasını takdis ederken bir anda gözlerinin içerisine baktı ve dudaklarından şu sözler döküldü. “Demek geldin.” Atatürk bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Pek çok kişiye danıştıysa da bu sözün anlamını uzun yıllar öğrenemeyecekti. Ta ki Saltanatı kaldırıp Cumhuriyeti ilan edene kadar. Cumhuriyetimizin kurucu Mustafa Kemal Atatürk’e dair bildiğimiz pek çok bilgiyi yakınında bulunan kişilerden ve silah arkadaşlarının hatıratlarından biliyoruz. Şüphesiz ki bu kişilerin en önde gelenleri Salih Bozok ve Kılıç Ali’dir. Ne yazık ki bu kişilerin yazdıkları hatıratlar bizzat Atatürk’ün kurduğu Türk tarih kurumu tarafından sansürlenmiş ve bazı bölümleri içeriklerden çıkartılmıştır. Üstelik bu sansürlenen bilgiler o kadar fazladır ki bir araya toplansa müstakil bir kitap dahi çıkar ve Atatürk hakkında henüz hiç duyulmamış son derece değişik bilgileri barındırmaktadırlar. Salih Bozok’un kapsamlı Kılıç Ali’ninse olaya daha az müdahil olduğu için kısmen daha kapsamsız bir hatıratı var ki son derece ilginç. 1936 senesi kış aylarında Çankaya köşkünde Gazi bir gün Salih Bozok’u yanına çağırır ve kendisine her hangibi birinin iletilmesini istediği bir mesaj veya evrak olursa direkt getirilmesini emreder. Salih Bozok bu emire pek bir anlam veremese de kapıda ki nöbetçilere kadar herkesin tembihler. Gazi paşa sık sık Bozok’a bırakılan bir şey olup olmadığını sormakta ve her defasında olumsuz cevap alınca da yüzü asılmaktadır. İlk bahar da Atatürk ve mahiyeti İstanbul’a gelerek Dolmabahçe sarayına yerleşmiştir. Buradan sonrasını Salih Bozok şöyle yazmıştır. Paşa’nın sıkı talimatı üzerine sarayda daimi ve harici çalışan herkesi sıkı sıkıya paşaya iletilecek bir mesaj olursa hemen bana ulaştırmaları konusunda sıkı sıkıya tembihlemiştim. Pek çok çalışan halktan mektupları ve talepleri tomar tomar bana ulaştırıyordu bu mektupların içeriğindeyse genel olarak maddi durumu kötü olan vatandaşların iş aş istekleri oluyordu. Bir gece sabaha karşı kapıda nöbet tutan askerlerden bir tanesi odamın kapısını çaldı. Bir dilencinin paşaya verilmek üzere bir zarf bıraktığını söyledi. Zarfı alıp baktım üzerinde kurt başı şeklinde bir mühür vardı. Vakit çok geç olduğundan Atatürk’ü rahatsız etmek istemedim.
Ertesi gün genç öğretmenler Atayı ziyarete gelmişti. Paşa’nın kulağına ona bir dilencinin zarf bıraktığını söyledim. Sessiz olmamı işaret ederek koridora gitmemi istedi. Kendisine öğretmenlerden kibarca izin isteyerek derhal yanıma geldi. Birlikte Atatürk’ün çalışma odasına yürümeye başladık. Yolda bana zarfı kimin ne zaman getirdiğini sordu bende anlattım. Paşa hiddetlenerek niçin gelir gelmez bana ulaştırmadınız diye çıkıştı. Çalışma odasına vardığımız da zarfı açmamı emir buyurdu yavaşça mührü sökerek zarfı açtım içerisinde bir takım semboller olan bir kağıt vardı. Paşa ne yazıyor diye sordu. Okuyamadığımı söyledim. Kağıdı benden alıp çalışma masasına oturdu bir başka kağıda bazı matematik işlemleri yapmaya başladı ardından odadan çıkmamı emretti. Birkaç saat odasından çıkmadı sonra beni tekrar huzuruna çağırttı. Başka bir kağıt uzattı. Kağıtta kaba taslak çizilmiş ancak ince detayları yazı ile belirtilmiş bir pelerin vardı. Bu pelerini acilen yaptırmamı ve bizzat alakadar olmamı söyledi. Bu tamamen siyah parlak ipek manşetli bir pelerindi. Önümüz yaz paşam kışa çok zaman var. Diyebildim. Paşaysa mevsimleri boş ver Salih sen dediğimi yap diye gürledi. Bir süre sonra pelerin hazırlandı ve kendisine teslim ettim. 1.5 Ay kadar sonra Gazi paşanın isteğiyle Florya köşküne gittik. Florya Deniz Köşkü, İstanbul Belediyesi tarafından yaptırılmış ve Osmanlı döneminde Atatürk’e armağan edilmiştir. Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı olan Atatürk, bölgeye son derece fazla ilgi duymakta ve sıklıkla ziyaret etmekteydi. Atatürk burada gündüzleri halkla beraber yüzer sandala biner geceleri de meşhur sofralarını kurup misafirlerine ziyafetler verirdi. 1936 senesinin kavurucu Ağustos ayında paşa çok neşelidir. Başyaver Celal Üner yıllar sonra o günü şöyle anlatacaktır. Paşa sabah erken uyandı. köşkte çalışanlara ve bana sık sık takılıp şakalar yapıyor, kahkahalar atıyordu. Paşa yerli yersiz bir heyecan yaşıyordu. Bu gün için bir kaç ay evvelinden özel olarak hiç bir program veya toplantı yapılmamış gün tamamen boş bırakılmıştı. Herkes bugün ne olacağını merak ediyor, çalışanlar arasında aylardır türlü dedikodular dönüyordu. Bazıları çok önemli bir devlet adamının paşayı ziyaret edeceğini anlatırken. Bazıları da yeni bir milli bayram ilan edileceğinden bahsediyordu. Koskoca Reis-i cumhur gitmiş yerine adeta haşere bir çocuk gelmişti köşke. Akşam olduğunda gazi paşa yemekte rakı istemedi ve adeti olmadığı halde erkenden odasında istirahate çekildi. Koca gün boyunca hiç bir şey olmamıştı ve kimse bu duruma bir anlam veremiyordu. Olayın devamını Salih Bozok şu şekilde nakleder; Gece 03:00 sularında uyuduğum esnada paşanın omuzumu tutarak uyan Salih diye diye fısıldadığını işittim. Çok şaşırmıştım. Daha evvel gazi paşa benim odama hiç bu şekilde gelmemişti. Benden kimseye haber vermememi sadece güvendiğim birkaç kişiyi alarak arabasını hazırlamamı ufak bir gezintiye çıkacağımızı söyledi. Bende Ali ve Celal’i uyandırdım. 3 Tane nöbetçi alarak paşayı kapıda beklemeye başladık. Atatürk’ün aracını celal sürüyordu yanında ben oturuyordum diğer araçta ise Ali ve 3 tane nöbetçi vardı. Az sonra paşa köşkün kapısında elinde askıya asılmış Siyah pelerinle belirdi.

Pelerin buruşmasın diye özel olarak iltimas gösteriyordu. Arabaya bindikten sonra Dolmabahçe’ye doğru gitmemizi istedi. Paşa yol boyu tek kelime etmedi gergin ve düşünceliydi neler olduğuna bir anlam veremiyorduk. Dolmabahçe’ye yaklaştığımız da Rumeli hisarına doğru devam edin diye direktif verdi. Bir müddet daha gittikten sonra hisara birkaç kilometre uzaklıkta ki ormanlık alanda durmamızı emretti. Tam kapısını açmak için araçtan iniyordum ki eliyle omuzumu tuttu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra alçak bir sesle “Padişah Abdülhamid’de vakti zamanında buraya gelmişti.” Dedi ve yine bir süre sustu. Sonrada “Cihanı kim yönetiyor Salih?” diye sordu. Bunun siyasal bir soru olduğunu düşündüm pek anlayamadım. Arkamı dönerek “İngilizler mi paşam?” diye karşılık verdim. Hafifçe gülümseyerek “hayır Salih dünyayı devletler yönetmez. Eski çağlardan beri cemiyetler yönetir.” Dedi. Daha sonra kapısını kendisi açarak elinde peleriniyle araçtan indi, benim oturduğum ön koltuğun kapısını açmayayım diye tutarmışçasına sıkıca tutuyordu. Kesin bir dille kimsenin kendisini takip etmemesini emretti Ve Arkasını dönerek koluna astığı peleriniyle hisara doğru ormana girdi. Arka araçtan yetişen Ali’ye durumu anlattım içine sinmeyerek Nöbetçileri paşanın arkasından gizlice takip etmeleri için gönderdi. 20 Dakika kadar sonra nöbetçiler döndüğünde yüzleri bembeyazdı. Başta Paşayı uzaktan takip etmeye başladıklarını bir süre sonra paşanın gözden kaybolduğunu ve aniden arkalarında belirerek kesin bir emirle geri dönmelerini sert ve sinirli bir şekilde söyleyip nöbetçileri göndermişti. Paşa belli ki Ali’nin tepkisini önceden hesap etmiş ve olasılıkları değerlendirmiş ardından da cephede ki uzmanlığı sayesinde takip edildiğini fark ederek, Askeri bir taktikle nöbetçilerin arkasından dolanmış ve onları gafil avlamıştı. Biz merak içerisinde beklerken 2 saat kadar sonra paşa yine gittiği yoldan geri döndü kapısını açtım. Araca bindikten sonra “Florya’ya dönelim Salih.” Dedi. Rahatlamış görünüyordu. Köşke geri dönünce paşa kahvaltı yaparak tekrar odasına çekildi. Bu sıra dışı hatıratın ardından geriye pek çok soru işareti kalıyor. Bazı yorumcular Atatürk’ün burada gizli bir Türk teşkilatı ile toplantı yaptığını söylüyor, bazılarıysa Atatürk’ün ezoterik bir cemiyete üye olduğunu ve bu tarz başkaca toplantılara da katıldığını öne sürüyor. Bense bu hatıratı okuduktan sonra tam olarak olayı bilmediğim için bir yorum yapmayı farazi buldum. Aklımaysa şu sorular geldi;
* Atatürk’e iletilen bu zarf belli ki matematiksel kombinasyonlara dayanan şifreler barındıran bir not içeriyordu. Atatürk bu şifreleri çözmeyi nereden biliyordu?
* Yaz ortasında bu koca Siyah pelerin ne için gerekliydi? Acaba bu yapılacak olan toplantı için özel bir üniformamıydı?
* Malumunuz olacağı üzere günümüzde siyasiler sıradan halkın arasına girerken yahut ibadet etmek için camiye giderken dahi yüzlerce koruma kendilerine eşlik ediyor. Atatürk gizli bir teşkilatla toplantı yaptıysa yanlarına giderken korumalarını neden geride bırakmıştı? Bu insanlara nasıl oluyordu da bu kadar çok güvenebiliyordu?
* Rumeli hisarının o dönem ki durumunu biraz araştırdım. Hisar o zamanlar oldukça ormanlık bir alanda doğru düzgün yolu dahi olmayan atıl durumda tenha bir bölgeymiş. Abdülhamid han gibi bir Osmanlı padişahının ve Mustafa Kemal Atatürk gibi cumhuriyetin kurucusu olan Türk tarihinde ki iki önemli ismin burada işi neydi?
*Gizli bir görüşme gerçekleştirildiyse bu görüşme için neden orası seçilmişti? Ve bu görüşme Rumeli hisarında mı gerçekleşmişti? Yoksa Atatürk hedef saptırmak için hisara dikkat çekmişti de yine o bölgede olan bir başka gizli yapıyamı gitmişti?
tr
Felsefe Taşı Nedir?
Felsefe taşı ezoteride iki ayrı anlam ifade etmektedir ilki fiziki bir taştır ve elementler üzerinde etkiye sahiptir. Simya ilmine göre dokunduğu her nesneyi altına dönüştüreceğine inanılır. Ancak hemen belirteyim Kimya bilimine göre herhangi bir maddeyi altına dönüştürmek mümkün değildir.
Zira altın bir bileşik değil bir elementtir. Fakat bu olgunun güncellenmesi gerekmektedir. Keza bu konuda kimyagarlar yeni tez çalışmaları yürütmektedir. Nitekim günümüz teknolojisi ile laboratuvar ortamında yapay şekilde pek çok element üretilmeye başlanmış buda şimdiye kadar yüzlerce yıldır kabul gören az evvel bahsettiğimiz kimya biliminin her hangibi bir maddenin altına dönüştürülmesi mümkün değildir tezini çürütmüştür. Bu taşı elde edebilmek için birçok formül ve deneme yapılmıştır. Bu çalışmaları gerçekleştirenlerin pek çoğu altın elde etmekte başarısız olmuşlardır. Yine de tarihi kayıtlarda bazı kişilerin bu hedeflerine ulaştığını gösteren belgeler mevcuttur. Öte yandan bu çalışmalar modern kimyanın temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Felsefe taşı Simyacıların iki büyük hedefinin anahtarı olarak görülmüştür. Maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü bulmak. Bu taşın her dokunduğu maddeyi altına çevirmesinin yanında bu taştan elde edilecek iksirin ölümsüzlüğü sağladığı düşünülür. Ayrıca Avrupa’da müzelerde simyacılara ait olduğu düşünülen orta çağdan kalma taşı kullanmaya yaradığına inanılan pek çok mekanizma sergilenmektedir. Felsefe taşı iç simyada dış simyadakinden farklı olarak yorumlandığından, farklı bir anlama gelir. Ayrıca J. K. Rowling’in yazarı olduğu Harry Potter serisinde adı bolca geçmektedir. Kitaba göre Simyacı Nicolas Flamel taşı bulmuş ve 666 yaşındadır. Filmde bahsedilen bu durumu incelediğimizde tarihi kayıtlarla da kısmen örtüştüğünü görmekteyiz. Flamelden en çok Wilhelms Von Oranien’in özel doktoru olan Avrupa’nın saygın bilim adamlarından bir tanesi Jean Frederick Helvetius’un anılarında bahsedilir. Helvetius aynı zamanda simya alanında ismi en çok geçen insanlardan biridir. Daha 1776 yılının başlarında maddenin değişimi hakkında ayrıntılı bir rapor hazırlamış ve yayınlaşmıştı. Onun bu bilimsel makalesi bu gün bile itibar görmektedir. Ancak ona maddenin değişimi konusunda asıl ününü kazandıran kendi çalışmalarından çok Flamel’in yaptığı çalışmaların güvenilir bir Tanığı olmasıdır. 27 Aralık 1666 günü sabahı tanımadığı bir yabancının kendisini ziyaret ettiğini anlatır. Bu yabancı çok iyi giyimli olmamasına rağmen rahat tavırlarıyla dikkat çekmekteydi.
Son derece kendini beğenmiş ve kendinden emin bir duruşu vardı. Selam verdikten sonra Helvetius ile görüşmek istediğini söyledi. Adam kendini sanatkar Flamel olarak tanıttı. O dönemde sanatkar kelimesi simya alanında sırrı bilen anlamında kullanılmaktaydı. Yabancı, Helvetius’a: “- Simyacıların eserlerinde bahsettikleri felsefe taşının rengini bilmenize, bileşimi ve özellikleri konusunda bu kadar engin bilgi sahibi olmanıza rağmen onu kendiniz üretmeyi niye düşünmediniz?” diye sordu. Helvetius “- Denedim, ancak beceremedim.” karşılığını verince, adam elinde tuttuğu küçük bir çuvalın içinden üzerinde garip desenler olan, küçük fildişi bir kutu çıkarttı. Kutunun içinde sarı cam parçasını anımsatan bir cisim duruyordu. Adam “- Bu küçücük parçacıktan 20 ton altın elde etmeye yetecek kadar -boya- bulunuyor” dedi. Boya simyada transmutasyonu sağlayan felsefe taşının bir başka adıydı.Bu küçük parçayı elinde bir süre tutarak inceleyen helvetius istemeye istemeye taşı sahibine verdi ve soru : “- Taş, niye yazılarda anlatılan renkte değil?”. adam yeniden kendinden oldukça emin bir şekilde rengin hiç bir anlam ifade etmediğini asıl önemli olanın taşın kullanıma hazır olup olmadığı olduğunu anlattı. Helvetius taştan küçük bir parçayı kendisine vermesini rica etti, yabancı kabul etmedi. Bu kez alim, en azından kendi gözleri önünde bir değişim yapması ricasında bulundu. Adam bunu da reddetti. “- Tekrar geleceğim!!!” diyerek Helvetius’un yanından ayrıldı. Gerçekten de bu tarihten sonra bir kaç kez daha bilim adamını ziyarete geldi. Bu ziyaretlerinden birinde taştan bir parçayı kopartarak Helvetius’a vermeyi kabul etti. Helvetius anılarında” Bana hardal tanesi iriliğinde küçük bir parça verdi. Sanki dünyanın en büyük hediyesini veriyor gibi davranıyordu. Ben bu parçanın dört kurşun tanesini bile değişime uğratmaya yetmeyeceğini söyleyince, o halde taşı geri vermemi istedi. Ben daha büyük bir parça vereceği umudu ile taşı kendisine geri verdim. halbuki o minicik parçayı bir kez daha ikiye bölerek yarısını kendine alıp diğer kısımını bana geri verdi. “- Size bu kadarı bile yeter!” diyerek söylendi. Yabancı bu parça ile 15 gramdan fazla kurşunu kolayca altına dönüştürebileceğini söyledi.
Daha önce bir çok kereler denemeler yapmış olan Helvetius için elindeki minik parça hiç bir anlam ifade etmiyordu. Flamel yanında aletlerinin olmadığını tekrar geldiğinde işlemi Helvetius’un gözleri önünde yapacağını söyledi. Ancak Elias hiç bir zaman gelmedi. İddia edildiği gibi Flamel bir şarlatan olsaydı, mutlaka Helvetius’un gözünü boylamak için gelirdi ve belki de yanında getireceği kurşunlarla deneyi kendisi yapardı, ama gelmedi. Aradan bir süre geçtikten sonra Helvetius karısının zorlaması ile deneyi kendisi yapmaya karar verdi: “Karıma boyayı yani minik parçacığı balmumuna bulamasını söyledim. Bu arada ben de bir miktar kurşun hazırladım. Sonra balmumu ile kaplı boyayı kurşunun üzerine tutturdum. Her ikisini ateşe tuttum. Balmumu ıslığa benzer bir ses çıkartarak erimeye ve kurşuna işlemeye başladı öve on onbeş dakika sonra eriyen kurşun saf altına dönüştü. Hal değişimiminden önce kurşun oldukça parlak yeşil bir renk almıştı, ben dökünce kan gibi kırmızı oldu. Altını alarak hemen bir kuyumcuya gittik. Adam bunun gördüğü en iyi cins altın olduğunu söyleyerek karşılığında 50 Florin teklif etti.” Helvetius elindeki az bir miktar felsefe taşı ile pek çok deneme yapmış başarılı olmuş ve bunları kayıt altına almıştır. Helvetius’un kurşundan altına çevirdiği parçaların bazılar bugün Fransa’da müzelerde sergilenmektedir. Paulo Coelho’nun kitabı Simyacı kitabında bu taştan bahsetmektedir. Taşı yıllarca fırında pişirdikten sonra küçük bir parçası bile kurşunu altın yapabiliyor ve içinde çıkan bir su yaşlanma genlerini baskılayarak insanı genç tutuyor.
Felsefe taşının ikinci anlamı ise mecazidir ve V.İ.T.R.İ.O.L. kelimesi ile anlatılmaya çalışılan; içimizde arayıp bulabileceğimiz ezoterik bilgelik ve akıl taşıdır. Simya, hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan’da, Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa’da simyaya ilgi duyulmuştur. Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus’a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm’le yakından bağlantılı olmuştur. Simya ve Hermetizm, 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-Haç cemiyetinin doğuşunda da etkili olmuştur. Simyaya göre görünen iki element, Toprak ve Su, içlerinde görünmeyen iki elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Simyada Platon döngüsü denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir de dönüşüm vardır. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir. Bir yazar, “Sadece felsefe taşını yapmayı bilen kişi, onunla ilgili sözlerin anlamını bilir.” der.
Simyada “İlk madde”yi elde etmek, tüm madenlerin türediği madde cevherini elde etmek değil, ruhsal varlığın ilk halini, yani maddi dünyada doğmadan önceki saf hali, saf şuur halini elde etmek anlamına gelir. Vitriol bir simya terimidir. Latince’de 7 sözcükten oluşan “Visita Interiora (Interiorem) Terræ (Tellus) Rectificando Invenies Occultum (Operae) Lapidem” cümlesindeki sözcüklerin baş harflerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş sembolik bir ifadedir. Bu cümle Türkçe’ye “Dünyanın derinliklerini içini ziyaret et, arıtırken gizli taşı (felsefe taşı’nı) bulacaksın.” biçiminde çevrilir. Bu cümledeki yeraltına inme sembolizmiyle belirtilmek istenen, cehenneme iniş olarak ifade edilen deneyimdir. Arzın merkezi iç dünyamızdır; ve bilgelik içimizde yatmaktadır. Ezoteride Mecazen Felsefe Taşı her insanda vardır. Ona bir taşa benzediği için değil, sadece sabit özelliğinden dolayı taş denilir, ateşin etkisine karşı koymada herhangi bir taş kadar başarılıdır… Özelliği ruhsaldır. O bir ruh veya mükemmellik timsalidir. Akıl, tekamülün birincil aracıdır. Tekamülün amacı ise, hakikati aramaktır. İnsan, Tanrıya ulaşma yolunda büyük bir aleve dönüşebilecek kıvılcımı kendi varlığı içinde saklamaktadır. Önemli olan bu kıvılcımın ortaya çıkartılmasıdır. Bu felsefe taşıdır. Tekamül, her bireyin kendi kapasitesi ile sınırlıdır. Eski bir deyişle, Bilgi bir denizdir ancak her akil birey ondan, kendi elindeki kabın büyüklüğü kadar su alabilir. Aranan Felsefe Taşı, ötede beride değil, bizzat insanın içinde, gönlündedir. Anlatılmak istenen, çeşitli bilinçaltı, cehalet, önyargı mertebelerinin ıslahından, yani taşın pürüzlerinin giderilmesine başlayarak, insanın kendi kendini sağlam bir bilinç ve karakter yapısı üzerinde yeniden inşa etmesidir. Yani, aradığı özü, kendi içindeki felsefe taşının içindedir. Bu bağlamda Felsefe taşı da mutlak olana, tanrısal öze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Öyleyse kendi içindeki Tanrısal özü bulmak isteyen kişi, tıpkı maddenin saflaştırılması gibi, kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan, içindeki Felsefe Taşına ulaşmalıdır. Felsefe taşı arayışı bir saflaştırmadır. Yer altı dünyası denilen kendi benliği içerisinde yol alış ve kendini tanımaktır. Tüm boş inançlardan ve bağnazlıklardan uzaklaşmaktır. Özündeki kötülükleri ve iyilikleri ortaya çıkarmaktır. Bencillikten uzaklaşmaya başlamaktır. Felsefe taşı, bir anlamda kendi kendini yargılama, vicdani hesaplaşma yani sembolik olarak cehenneme iniş ve ejderi öldürüştür. Yaşarken ikinci doğuştur. Kendini tanıma, bulduğu felsefe taşını yontmadır. Bunu gerçekleştirmek için yola çıkan kimse, bir daha asla eskisi gibi olmayacaktır.
Kaynak: Kült TV https://www.youtube.com/channel/UCAG5HALf4Y2G24ytrlgPocQ



